SON BÖLÜM

 

 

CEHENNEM AZABI

 

Bu bölümde de cehennem azabının zorluğu hakkında bir kaç rivayet, korkanların kıssalarından bir kaç kıssa ve müminlerin uyanışına sebep olan bir kaç örnek zikredeceğiz.

 Önce rivayetler:

1- Sahih bir senetle Ebu Basir'den şöyle nakledilmiştir: “İmam Cafer Sadık (a.s)'a şöyle dedim: “Ey Peygamberin evladı, kalbim katılaştı, beni ilahi azaptan korkutacak bir şeyler söyle.” İmam (a.s) şöyle buyurdular:

“Ey Eba Muhammed! Ahiret hayatı olan uzak, uzun ve sonsuz bir hayata hazırlan. O hayatı düşün ve oraya azık topla, bir gün Cebrail Hz. Peygamber’in huzuruna geldi, yüzünü ekşitmiş, hüzün ve gam içindeydi. Daha önce hep tebessüm ve sevinçle gelirdi. Hz. Peygamber; “Neden bugün kızgın ve hüzünlüsün?”diye sordu. Cebrail şöyle dedi: “Bugün Cehennem ateşine üfleme artık sona erdi.”

Hz. Peygamber; “Ey Cebrail! Cehennem ateşine üfleme nedir?”

 Cebrail şöyle dedi: “Ey Muhammed! Allah Teala emredince cehennem ateşine bin yıl üflediler de beyaz oldu; bin yıl daha üflediler kırmızı oldu, bin yıl daha üflediler siyah oldu, şu anda siyah ve karanlıktır. Cehennem kazanlarında kaynayan ve ehline su niyetiyle verilen şey zinakarların avret mahallinden çıkan kan ve cehennem ehlinin teri olan irindir. Bundan bir damla dünya ehlinin suyuna dökülecek olursa bütün insanlar ölür. Cehennem ehlinin boynunda olan yetmiş arşın uzunluğundaki zincirden bir halkası dünyanın üzerine düşecek olursa bütün dünya erir. Cehennem ehlinin giydiği gömlekten bir tanesi giyer ve gök arasına asılacak olursa, dünya ehli kokusundan helak olur.”

Cebrail bunları anlatınca Hz. Peygamber’le birlikte ağlamaya başladılar. Allah Teala onlara bir melek göndererek onlara şöyle dedi: “Allah size selam gönderdi ve azaba sebep olacak günahlardan sizi koruduğunu haber verdi.” Ondan sonra Cebrail Peygamber'e gelince hep güler ve  tebessüm ederdi.”

İmam Sadık (a.s) daha sonra şöyle buyurdular:

 “O gün ateş ehli cehennemin azametini ve ilahi azabı çok iyi bilir, cennet ehli de cennetin azametini ve nimetlerini bilir. Cehennem ehli cehenneme girince yetmiş yıl cehennemin üstüne çıkmaya çalışır. Melekler demir gürzlerle kafasına vurarak onu cehenneme gönderir. Derileri değiştirilir ve yeni deriler giydirilir ki azabı daha çok hissetsinler, bunlar sana yeter mi ey Ebu Basir?”

Ebu Basir; “Yeter, kafidir.” dedi. [1]

2- İmam  Sadık (a.s) Hz. Peygamber’den şöyle nakletmektedir:

 “Miraç gecesi göğün birinci katına vardığımda melekler sevinçli ve gülümsüyordu, sonunda oldukça kızgın ve azametli çok büyük bir melek gördüm. Diğer melekler selam verdiği gibi o da verdi ama gülmedi, diğer meleklerin sahip olduğu sevinç onda yoktu. Cebrail'e; “Bu kimdir? Onu görünce böylesine korktum” diye sordum.

Cebrail şöyle dedi: “Ondan korkmakta haklısın, biz de ondan çok korkuyoruz. Bu, cehennemin bekçisi Malik'tir, o asla gülmez, Allah onu yarattığı günden beri günahkarlara ve Allah'ın düşmanlarına karşı sürekli gazap etmiştir. Allah (c.c) bu meleğe intikam almayı emredecektir. Eğer başka biriyle görüşünce gülmüş olsaydı, elbette seni görünce de güler sevinirdi.”

Onu selamladım, o da cevap verdi ve beni cennetle müjdeledi. Cebrail'e şöyle dedim; “Malik'e söyle de bana cehennem ateşini göstersin.”

Cebrail; “Ey Malik! Muhammed'e cehennem ateşini göster” dedi. Malik, perdeyi kaldırınca cehennem kapılarından biri açıldı. Ordan çıkan alevler bir anda her tarafı kapladı, korkuya kapılarak şöyle dedim: “Ey Cebrail! Söyle perdeyi kapatsın” Malik emredince perde kapandı ve alevler görünmez oldu.” [2]

3- Muteber bir senetle Hz. Sadık'tan şöyle nakledilmiştir:

“Allah Teala yarattığı herkes için cennette ve cehennemde bir yer karar kılmıştır. Cehennem ehli cehennemde, cennet ehli de cennette yer alınca bir münadi cennet ehline şöyle seslenir: “Cehenneme bir bakın”; onlar da cehenneme bakınca günah işledikleri takdirde gidecekleri o yerlerini görürler. Bunun üzerine oldukça sevinir ve rahatlarlar, cennette ölüm olsaydı, böylesine azaptan kurtuldukları için sevinçten ölürlerdi. Sonra münadi cehennem ehline seslenerek yukarı bakmalarını söyler, onlar da yukarı bakınca itaat ettikleri takdirde cennette kendilerine ayrılmış olan yerleri ve nimetleri görürler.  Bunlar da cehennemde ölüm olsaydı korkudan ölürlerdi. Sonra cehennem ehlinin cennetteki yerlerini iyilere verirler; cennet ehlinin cehennemdeki yerlerini de kötülere verirler. Cennet ehli hakkında nazil olan şu ayet de buna delalet etmektedir: “Cennetin varisleri olanlar onlardır ve onlar orada ebedi kalırlar.” [3]

4- Yine İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girince bir münadi Allah tarafından şöyle seslenir: “Ey cennet ve cehennem ehli, ölüm şekillerden bir şekle girince onu tanır mısınız?” Onlar; “Hayır” derler. Ölüm siyah ve beyaz koyun şeklinde cennet ve cehennem arasında durur. Onlara şöyle denir: “Bu ölümdür.”

Allah onu kesmelerini emreder ve şöyle buyurur: “Ey cennet ehli! Her zaman cennette kalacaksınız, size ölüm yoktur. Ey cehennem ehli! Her zaman cehennemde kalacaksınız ve size ölüm yoktur. Nitekim ayette de şöyle buyurulmaktadır: “Sen onları pişmanlık ve üzüntü günü hakkında uyar; çünkü onlar bir gafletin içine dalmış oldukları halde ve henüz iman etmemişken iş olup bitmiştir.” [4]

 Maksat o gündür ki Allah cennet ve cehennem ehline yerlerinde kalmalarını, ölmeyeceklerini emretmesidir. Cehennem ehli hasret çeker, hiçbir fayda görmez ve ümitsiz kalırlar.” [5]

5- Hz. Ali'den de şöyle nakledilmektedir:

“Cehennem ehlinin ateşler içinde ayakları zincire vurulmuş, elleri boynuna zincirlenmiş, erimiş bakırdan gömlekler giydirilmiş, ateşten cübbelere sarılmıştır, sonsuz yakıcı azap içinde yanarlar. Yüzlerine cehennem kapısı kapatılmıştır, o kapılar asla açılmaz ve içeri rüzgar girmez, üzüntüleri asla bitmez, azapları süreklidir ve yenidir. Ölümleri yoktur, onlar Malik'ten Allah'a ölmeleri için dua etmesini isterler, onlara cevap olarak sürekli azapta kalacakları söylenir.”

6-Muteber bir senetle İmam Sadık'tan şöyle nakledilmiştir: “Cehennemde cehennem ehlinin sakındığı bir kuyu vardır, orası mütekebbirlerin, inatçıların, şeytan olanların, kıyamete inanmayan zorbaların ve Ehl-i Beyt düşmanlarının yeridir. Cehennemde en az azap görenler, ateş deryasında yananlardır, ayaklarında ateşten iki ayakkabı vardır, bağları da ateştendir, sıcaklıktan beyni kazan gibi kaynar, kendisi bütün cehennem ehlinden daha çok azap gördüğünü sanır, halbuki azabı en hafif olandır.”

Şimdi de korkanlardan altı hikaye nakletmek istiyoruz:

1- Şeyh Kuleyni muteber bir senetle Ali bin Hüseyin (a.s)'dan şöyle nakletmiştir:

“Bir adam ailesiyle bir gemiye bindi, gemi battı ve bir adaya sığınan karısı dışında tümü boğuldu, o adada hiçbir günahtan sakınmayan fasık bir eşkıya vardı. Kadını görünce; “Sen insan mısın cin misin?”diye sordu. Kadın; “İnsanım” dedi. Hiç konuşmadan kadına saldırdı ve ona tecavüze yeltendi, kadının ızdırap içinde titrediğini gördü. Adam; “Neden ızdırap çekiyorsun?”dedi. Kadın göklere işaret ederek Allah'tan korktuğunu ifade etti.

Adam; “Daha önce böyle bir şey yaptın mı?”diye sordu. Kadın; “Hayır, Allah'a andolsun asla zina etmedim” dedi. Adam şöyle dedi: “Sen istemediğin halde ve ömrümde böyle bir şey yapmadığın halde Allah'tan korkuyorsun, o halde benim daha çok korkmam gerekir.”

Hemen kalkıp hiçbir şey söylemeden evine döndü. Tövbe edip pişmanlığını göstermek istiyordu, yol esnasında bir rahibi gördü, onunla arkadaş olup yola düştü, hava oldukça sıcaktı, rahip o gence; “Hava oldukça sıcak, dua et de Allah bize bir bulut göndersin” dedi.

O genç; “Allah katında bir iyiliğim yok, iyi bir iş yapmadım ki Allah'tan bir şey isteyeyim” dedi. Rahip ise şöyle dedi: “O halde ben dua edeyim, sen amin de.”

Böyle yaptıktan sonra başlarında bir bulut gözüktü, o bulutun gölgesinde yol gittiler. Uzun bir süre sonra ayrılma noktasına geldiler, ayrılınca bulut o genç adamla birlikte gitti ve rahip yine güneşte kaldı.

Rahip şöyle dedi: “Ey genç! Sen benden daha iyisin ki senin duan kabul oldu, benim duam ise kabul olmadı. Söyle bakayım ne yaptın da bu keramete erdin?”

Genç adam hikayeyi anlattı ve rahip ona şöyle dedi: “Allah korkusundan bu günahı terkettiğin için Allah da senin bütün geçmiş günahlarını bağışladı, bundan sonra iyi olmaya çalış.” [6]

2- Şeyh Saduk (r.a) şöyle naklediyor:

“Bir gün Muaz bin Cebel ağlayarak Hz. Peygamber’in huzuruna vardı ve selam verdi, Peygamber (s.a.a) selamına cevap vererek; “Neden ağlıyorsun?” diye sordu.

Şöyle dedi: “Ya Resulullah, kapıda güzel yüzlü, temiz bir genç var, evladını kaybetmiş kadın gibi gençliğine ağlıyor ve senin huzuruna gelmek istiyor.”

Peygamber (s.a.a) o genci getirmelerini emretti. Muaz gidip genci getirdi. O genç gelip Peygamber'e selam verdi, Peygamber de cevabını vererek şöyle buyurdu: “Ey genç, neden ağlıyorsun?”

Genç şöyle dedi: “Nasıl ağlamayayım, o kadar günahım var ki eğer Allah beni bir tanesinden hesaba çekecek olursa cehenneme düşerim, Allah'ın beni hesaba çekeceğine ve affetmeyeceğine inanıyorum.”

Hz. Peygamber; “Şirk mi işledin?” diye sordu. Genç; “Allah'a şirk koşmaktan Allah'a sığınırım.”dedi.

 Peygamber; “Birini haksız yere mi öldürdün?”diye sordu.

 Adam; “Hayır” dedi.

Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Günahların dağ kadar da olsa Allah günahlarını bağışlar.”

 Adam; “Günahlarım dağlardan daha büyüktür” dedi.

Peygamber (s.a.a); “Allah, yedi kat yer, denizler, ağaçlar ve yaratıkları sayısınca da olsa günahlarını affeder.” buyurdu.

 Adam; “Bunlardan daha büyüktür” dedi.

 Peygamber (s.a.a); “Günahların gökler, yıldızlar arş ve kürsü kadar olsa dahi Allah affeder.” buyurdu.

Adam; “Bunlardan da büyüktür” dedi.

 Peygamber (s.a.a) kızarak; “Ey gen!, Senin günahların mı büyüktür yoksa Rabbin mi?” buyurdu.

 O genç adam secdeye kapanarak; “Rabbim münezzehtir, her şeyden büyüktür.” dedi.

Peygamber (s.a.a); “Büyük günahları büyük rabbinden başka kimse bağışlayabilir mi?” buyurdu.

Genç; “Hayır ya Resulullah” diyerek sustu.

Peygamber (s.a.a); “Ey genç! Günahlarından birini söylemeyecek misin?” buyurdu.

Genç adam şöyle dedi: “Yedi yıldır mezarları kazıp ölülerin kefenini çalıyordum, ensardan bir kız öldü ve onu gömdüler, gece olunca kabri deşip ölüyü çıkardım ve kefenini alarak çıplak bir halde öylece bıraktım, sonunda da şeytana uyup ona tecavüz ettim, geri dönerken o ölü bana şöyle seslendi: “Ey genç! Beni kabrimden çıkardın, kefenimi çaldın ve bana tecavüz ettin, cehennem ateşinden dolayı eyvahlar olsun sana.”

Daha sonra genç şöyle devam etti, bu amelimden dolayı cennetin kokusunu bile alacağımı sanmıyorum.”

Peygamber (s.a.a) gencin bu sözünü duyunca şöyle buyurdu; “Kalk yanımdan ey fasık, senin ateşinden yanmaktan korkuyorum, cehenneme ne kadar yakınsın.”

O genç kalkıp gitti. Pazara inip biraz azık aldıktan sonra Medine dağlarından birine çıktı, ibadetle meşgul oldu, ellerini boynuna zincirleyip şöyle feryat etti:

“Ey Allah'ım! Ben senin kulunum, karşında durmuş ellerimi boynuma zincirlemişim, Allah'ım! Sen beni tanıyorsun, günahlarımı biliyorsun, pişman oldum, Peygamberinin yanına gittim, tövbe ettim, ama beni uzaklaştırdı, korkumu artırdı,  o halde büyük isimlerin celali ve azametin hakkı için beni ümitsiz kılma, ey Allah’ım duamı boşuna çıkarma ve beni rahmetinden ümitsiz kılma.”

Tam kırk gün kırk gece bu duayı etti, ağladı, ağladı; bütün hayvanlar da adeta onu ağladılar. Kırk günden sonra ellerini semaya kaldırıp şöyle dua etti:

“Allah'ım! Eğer günahımı bağışladıysan, Peygamberine vahyet ki ben de bileyim, ama bağışlamadıysan beni cezalandır, beni yakacak bir ateş gönder, beni dünyada bir belaya duçar kıl, beni kıyamet gününün rezaletinden kurtar.”

Allah Teala onun tövbesini kabul ederek şu ayeti nazil buyurdu: “Yine onlar ki bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe ederler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler. İşte onların mükafatı Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükafatı ne güzeldir.” [7]

 Bu ayet nazil olunca Hz. Peygamber dışarı çıktı, tebessüm ederek Muaz'a o gencin halini sordu. Muaz; “Ya Resulullah! Falan yerde olduğunu duydum” dedi. Peygamber (s.a.a) ashabıyla o dağa çıktı. O genç iki taş arasında durmuş, ellerini boynuna zincirlemiş, yüzü güneşten kararmış, göz kirpikleri ağlamaktan dökülmüş, şöyle yalvarıyordu:

“Ey Allah'ım! Beni ne güzel yarattın, keşke benim hakkımda ne irade ettiğini bilseydim, beni ateşte mi yakacaksın, yoksa cennette mi ağırlayacaksın? Allah’ım bana bir çok ihsanda bulundun, bana bir çok nimet verdin, keşke akibetimi de bilseydim! Acaba beni izzetin aşkına cennete mi götüreceksin yoksa aşağılayarak cehenneme mi götüreceksin? Allah’ım! Günahım gökler, yer ve kürsüden daha geniş ve arştan daha büyüktür; keşke beni bağışladığını veya kıyamette rezil edeceğini bilebilseydim.”

Genç adam bu ve benzeri sözler söyleyerek ağlıyor, secdeye kapanıyordu. Adeta etraftaki hayvanlar da ona ağlıyordu.

Peygamber yanına giderek ellerini boynundan çözdü, mübarek eliyle yüzündeki tozları sildi ve şöyle buyurdu: “Ey Behlül! Sana müjdeler olsun, Allah seni ateşten kurtardı.”

Daha sonra ashabına dönerek şöyle buyurdu: “Siz de (Behlül'ün yaptığı gibi) günahlarınızı affettirmeye çalışın.”

Daha sonra nazil olan ayeti okuyarak onu cennetle müjdeledi. [8]

Allame Meclisi Aynu'l-Hayat'ında bu rivayet ile ilgili olarak bir açıklama yapmış ve tövbenin de bir takım şartları olduğunu belirterek şöyle demiştir:

Evvela insanı tövbeye iten en önemli etken insanın kendisine karşı günah işlediği Allah'ın azametini, işlediği günahların büyüklüğünü, ayet ve hadislerde yer alan dünyevi ve uhrevi kötü sonuçlarını düşünmesidir. Bu düşünce onun pişman olmasına ve bu pişmanlık da tövbeden ibaret olan şu üç şeye sebeb olur:

a) Halihazırdaki işlediği günahları hemen o an terketmek.

b) Ömrünün sonuna dek yapmış olduğu günahlara artık bir daha dönmüyeceyine dair kesin karar vermek.

c) Geçmişte işlemiş olduğu günahlardan pişmanlık duymak ve mümkünse telafi etmeye çalışmak.

Bil ki kendisinden tövbe edilen günahlar bir kaç kısımdır:

1- Uhrevi ceza dışında başka bir hüküm gerektirmeyen günahlar; erkeklerin ipek elbise giymesi veya altın takması gibi; bu günahın tövbesi pişmanlık ve bir daha yapmamakla gerçekleşmektedir.

2- Başka bir hükmü gerektiren günahlar; bu da bir kaç kısma ayrılmaktadır: Ya Allah'ın hakkıdır ya da kul hakkı.

Eğer Allah'ın hakkı ise ya mali bir haktır. . . Örneğin: Köle azat etmesi gereken bir günah işlemiştir, o halde eğer buna gücü varsa yapmadığı müddetçe sadece pişmanlık ondan azabı kaldırmaz ve o keffareti vermesi farzdır. . .

Veya mali olmayan bir haktır. . . Örneğin; Namaz veya oruçları kazaya kalmıştır, onları kaza etmesi gerekir. Eğer Allah’ın had tayin ettiği bir iş yapmışsa, örneğin: Şarap içmişse ve şeri hakim de ondan haberdar değilse, kendisiyle Allah arasında tövbe edebilir ve isterse de hakimin yanında itiraf edip kendine hat uygulayabilir. Ama itiraf etmemesi daha iyidir.

Yok eğer kul hakkı ise ve de mali bir hak ise o malı sahibine veya varisine vermesi farzdır. Mali olmayan bir hak ise, örneğin: Birini sapıklığa düşürmüşse, onu irşat etmelidir. . . Eğer had gerektiren bir şey ise, mesela birine sövmüş ve karşı taraf da bunu biliyorsa, kendine hat uygulamalıdır; ama eğer bilmiyorsa, çoğu alimler söylemenin gerekmediğine hükmetmiştir. Hakeza birinin gıybetini de etmişse hüküm böyledir. . .” [9]

3- İbn-i Babeveyh şöyle nakletmektedir: “Resulullah (s.a.a) sıcak bir günde bir ağacın altında oturmuştu, aniden birisi gelerek elbisesini soydu ve sıcak yerlerde yuvarlanmaya başladı, bazen karnını bazen de alnını ateş gibi yanan yere sürtüyor ve şöyle diyordu:

“Ey nefis tat, ilahi azap bundan daha büyüktür.”

Hz. Peygamber (s.a.a) onu seyrediyordu, daha sonra elbisesini giyince onu yanına çağırdı ve şöyle buyurdu: “Ey Allah'ın kulu!  Senin, hiçbir kimsenin yapmadığı bir işi yaptığını gördüm, neden böyle yaptın?”

 Adam şöyle dedi: “İlahi korku beni böyle yaptı, nefsime bu sıcaklığı tattırdım ki ilahi azaba dayanamayacağını bilsin.”

Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Allah'tan hakkıyla korkmuşsun, Allah seninle gökteki meleklere karşı öğündü.”

Resulullah (s.a.a) daha sonra ashabına şöyle buyurdular: “Bu adamın yanına gidin, sizin için dua etsin.”

Yanına gittiklerinde şöyle dedi: “Allah'ım, bunların hepsine hidayet ver, bize takvayı ihsan et ve bizi cennete doğru döndür.” [10]

4- İmam Sadık (a.s)'dan şöyle nakledilmiştir:

“İsrailoğulları arasında gençleri saptıran zinakar bir kadın vardı, bir gün bu gençlerden bazıları; “Falan abid bile bu kadını görse yoldan çıkar” dediler.

Kadın bunu duyunca şöyle dedi: “Vallahi onu saptırmadan eve gitmeyeceğim.”

 Aynı gece o abidin evine gitti ve ona şöyle dedi: “Ey abid! İzin ver de bu gece burda kalayım.”

 Abid kabul etmedi. Bunun üzerine kadın şöyle dedi: “İsrailoğullarından bazı gençler bana tecavüz etmek istiyordu, ben de ellerinden kaçtım, eğer burada kalmama izin vermezsen beni yakalayıp tecavüz edecekler.”

Abid bunu duyunca kapıyı açtı ve onu içeri aldı. Kadın içeri girince soyundu. Abid kadının  güzelliğini görünce zevkten kendini kaybetti ve onu okşamaya başladı, ama hemen kendine gelerek el çekti, ateşin üstünde kazan kaynıyordu, gidip elini o ateşe soktu. Kadın; “Ne yapıyorsun?”diye sordu.

Abid cevaben şöyle dedi: “Yaptığım hatadan dolayı elimi yakıyorum.” Kadın hızla dışarı koştu ve İsrailoğullarına abidin elini yaktığını haber verdi, halk gelince de elinin tümünün yandığını gördüler.”

5- İbn-i Babeveyh Urve bin Zübeyr'den şöyle nakletmektedir:

“Bir gün ashaptan bir grupla Mescid-i Nebevi'de oturuyorduk, Bedr ve Rızvan biati ehlinin ibadet ve amelleri hakkında konuşuyorduk. Ebu Derda şöyle dedi: “Ey cemaat! Size ashap arasında malı en az, ameli en çok ve ibadetteki çabası en fazla olanı haber vereyim mi?”

Onlar da; “Kimdir? söyle” dediklerinde; “Ali bin Ebi Talib'tir” dedi. Bunu deyince herkes ondan yüz çevirdi. Ensardan biri şöyle dedi: “Hiç kimsenin kabul etmediği bir söz ettin”

O şöyle dedi: “Ben gördüğüm şeyi söyledim, siz de diğerlerinden gördüğünüzü söyleyin, ben bir gece Ben-i Neccar hurmalığında Hz. Ali'nin yanına vardım. O dostlarından ayrılmıştı, hurma ağaçlarının arkasına saklanmıştı, hüzün ve dert dolu bir sesle şöyle diyordu:

 “Allah'ım, benden helak edici bir çok günah gördün, ama beni cazalandırmadın, sabırlı davrandın. Benden bir çok kötülüklere şahit oldun, ama beni rezil etmedin. Allah'ım, ömrüm günahta geçtiyse ve amel defterim günahlarla dolduysa, senin affından başka ümidim kalmadı ve senin rızandan başka bir arzum yok.”

Sesin geldiği yere doğru gittim, Hz. Ali olduğunu anladım, ağacın arkasına saklandım, Hz. Ali bir çok rekat namaz kıldı, namazı bitince ağlayarak şöyle dua ediyordu:

“Allah'ım, af ve rahmetini düşününce günahlar bana kolay geliyor, korkunç azabını hatırlayınca günahlarım bana ağır geliyor, benim unuttuğum ama senin kaydettiğin günahları amel defterimde okuyunca ne yapacağım? Emrin üzere melekler yakalar, esir alırlar. Öyle bir esir ki aşireti onu kurtaramaz, kabilesi feryadına yetişemez, bütün mahşer ehli ona acır, eyvahlar olsun, bu öyle bir ateş ki ciğerleri yürekleri pişirmektedir, beynin derisini yüzmektedir ve alevleri insanı adeta yutmaktadır.”

Uzun süre ağladı ve ondan sonra artık bir ses duymadım. Uyuduğunu zannettim, onu namaza kaldırmak istedim, ne kadar çağırdıysam da uyanmadı, mübarek bedeni kuru bir ağaç gibi hareketsizdi. Öldüğünü zannedip, “İnnalillah ve inna ileyhi racıun” dedim. Sonra evine doğru koşup gördüklerimi Hz. Fatıma'ya anlattım, bana şöyle dedi:

“Ey Ebu Derda, o genelde Allah korkusundan böylece baygınlık geçirir.”

Gelip Hz. Ali'nin yüzüne su dökerek uyandırdılar. Hz. Ali bana; “Neden ağlıyorsun ey Ebu Derda” dedi.

Ben; “Senin kendine yaptığını gördüğümden ağlıyorum” dedim.

 Hz. Ali şöyle buyurdu: “Beni hesaba götürdüklerini, sert ve kaba zebanilerin (cennem memurları) beni kuşattığını, beni cebbar olan Allah'a götürdüklerini, dostlarımın beni terkettiğini, dünya ehlinin bana acıdığını ve Allah katında öylece ayakta durduğumu görünce sen de bana acırsın. Allah her şeyi bilir, o her şeyden haberdardır.”

Ebu Derda şöyle dedi: “Vallahi böyle bir ibadeti Hz. Peygamber’in hiçbir ashabında görmedim.” [11]

6- İmam Sadık (a.s) şöyle nakletmektedir:

 “Bir gün Peygamber (s.a.a) camide sabah namazını kılıyordu, aniden Harise bin Malik adında bir genci gördü, uykusuzluktan başı önüne düşüyor, rengi sararmış, bedeni zayıflamış, gözleri çukurlamıştı. Peygamber (s.a.a); “Ey Harise nasıl sabahladın? Nasıl bir haldesin?” diye sordu.

Harise; “Yakin üzere sabahladım ya Resulullah” dedi. Peygamber (s.a.a); “Her iddianın bir alameti vardır, yakinin alameti nedir?” diye sordu.

 Harise şöyle dedi: “Yakinimin alamet şudur ya Resulullah: “Sürekli üzülüyor, kederleniyorum, geceleri uyuyamıyorum, dünyadan nefret ediyorum, Allah'ın arşının hesap için mahşerde kurulduğunu, tüm kulların haşr olduğunu, onlar arasında olduğumu, cennet ehlinin cennette nimetler içinde yaşadığını, tahtlara oturduğunu, birbirleriyle konuştuğunu ve cehennem ehlinin ise ateşte azap gördüğünü, yardım dilediğini ve cehennemin sesini duyar gibiyim.”

Peygamber (s.a.a) gencin bu sözlerini dinledikten sonra ashabına şöyle buyurdu: “Bu Allah'ın, kalbini iman nuruyla aydınlattığı bir kuldur.”

Daha sonra; “Ey genç! Bu hal üzere kalmaya çalış” diye buyurdu.

Genç,  Hz. Peygamber'e şöyle dedi: “Ya Resulellah, dua et de Allah bana şahadeti nasip etsin.”

Peygamber (s.a.a) de ona dua etti, bir kaç gün sonra da onu Cafer ile birlikte cihada gönderdi, dokuz kişiden sonra şehit oldu.” [12]

Şimdi de Müminleri gaflet uykusundan uyandıran bir kaç örnek nakletmek istiyorum:

1- Beluher şöyle diyor:

Adamın birinin peşine bir fil düşmüştü, adam kaçtıkça fil ardınca koşuyordu, sonunda bir kuyunun ağzında yetişen dallara tutunarak kuyuya asıldı, aniden biri siyah diğeri beyaz olan iki farenin de o dalları kemirdiğini gördü, aşağıya bakınca dört yılan gördü, kuyuda ise bir ejderha ağzını açmış düşmesini bekliyordu, tutunduğu ağacın üstünde biraz bal vardı, o balı yalamaya başlayınca o yılan ve ejderhadan gafil oldu.

Bu kuyu afet, bela ve musibetlerle dolu dünyadır, o iki dal insanın ömrüdür; o iki fare insanın ömrünü tüketen gece ve gündüzdür; o dört yılan insanı öldüren dört zehirdir (Sevda, safra, balgam ve kan); o ejderha ise sürekli insanı gözetleyen ölümdür; o bal ise dünya lezzetleri ve nimetleridir.” [13]

Ölümden gaflet etmemek ve dünyanın fani lezzetlerine dalmamak için bu hikayeyi daha da bir derince düşünmek gerekir.

Rivayette yer aldığına göre Hz. Ali bir gün Basra pazarına indi, insanların ticaretle meşgul olduğunu görünce hüngür hüngür ağlayarak şöyle dedi:

“Ey dünyanın kulları! Sizler gündüzleri ticaretle ve yemin içmekle; geceleri ise yataklarınıza yatmakla meşgulsünüz, bu arada da ahiretten gaflet içindesiniz, o halde ne zaman ahiret yolculuğuna azık hazırlayacak ve ahiretinizi düşüneceksiniz?”

 

Şimdi de şu şiiri nakletmek istiyorum:

Ey değerli ömrünü gaflette geçiren,

Neyin var, ne yaptın, amelin nerde?

Bu uzun yolda ahiret azığın nedir?

Beyaz saçların ecelin habercisidir,

İlim ve amelden melek olursun,

Ama dünyaya dalıp küçülmüşsün,

Cennet hurileriyle arkadaş olursan,

Her yerde bolluk ve sefa görürsün.

Çalış saadetten mahrum olma,

Bil ki burada makam fanidir.

 

Şeyh Nizami ise şöyle diyor:

Bencillik ve çocukluk sözlerini,

Bırak o sarhoşluk ve mestliktir.

Yaş otuzu aşınca veya yirmiyi,

Gafiller gibi yaşamak yakışmaz.

Ömrün neşatı kırk yıldır.

Kırkı aşınca baharın biter.

Elliden sonra sağlığın kalmaz.

Gözlerin zor görür, ayakların gevşer.

Altmışa girince oturur kalırsın.

Yetmişe girince işlemez olursun.

Seksen veya doksana gelince,

Dünyada nice zorluklar görmüş olursun.

Yüze girecek olursan,

Hayat şeklinde bir ölümdür bu.

Avcının ceylan avlayan köpeği,

Yaşlanınca ceylana avlanır.

Siyah saçlarına ak düşünce,

Ümitsizlik alameti sayılır.

Kefeninde kulağına pamuk koyarlar,

Yaşarken kulağından pamuğu çıkarmadın mı?

 

Bir başkası ise şöyle demektedir:

Bu yeşil feleğin adetidir,

Altmış yıl ömrüm geçti.

Ömrümde her yılın başında,

Geçen lezzetlerin hüznünü taşıdım.

Zamanın geçmesinden şaşırıp kaldım,

Ki bana ne verdiyse geri aldı.

Diz ve pazılarımdan gücüm gitti,

Yüzümün rengi soldu, saçlarım ağardı.

Süreyya ile akdim bozuldu,

Dişlerim tek tek döküldü.

Geriye kalan, asla değişmeyen,

Bir tek günah yüküm ve uzun emel.

Göç zili çaldı bu sokaktan,

Yoldaşlar koyuldu yeniden yola.

Ah, kıyamette hiç azığım yok,

Azığım az, yolum ise çok uzun.

Ağır yük, bir dağ gibi omuzlarımda,

Dağ bile yükümden bezdi, usandı.

Ey ki büyük affının yanında günah,

Bahar selinin önünde bir çöp gibidir.

Fazlın eğer tutmazsa elimden,

İsmetin bırakırsa beni kendi halime,

Cehennemden başka yere çıkmaz yolum,

Ateşten kuyulara varır sonum.

Cahil ve mahcub kul benim,

İsyan denizinin dalgıcı benim.

Yaratıcı ve ihsan sahibi sensin,

Eşsiz ve gufranla okşayan sensin!

 

Rivayetlerde yer aldığı üzere horoz da ötünce Allah'ı zikretmekte ve insanlara Allah'ı zikretmelerini ve gafletten uyanmalarını öğüt vermektedir:

Şafak vakti seher horozu,

Bilir misin neden ağıt yakar?

Yani sabah aynasına yansıdınız,

Ömrünüzden bir gece geçti, habersizsiniz!

 

Resulullah şöyle buyuruyor: “Kırk yaşında olanlar biçilmesi gereken ekin gibidir. Elli yaşındakiler önceden ne gönderdiler, geride ne bıraktılar? Altmış yaşındakiler hesab için koşunuz, yetmiş yaşındakiler kendinizi ölü sayın!”

Şeyh Cami ne de güzel demiş:

Ey gönül ne zamana kadar bu mecaz sarayında,

Çocuklar gibi toz toprakla oynayacaksın.

Neden o yuvaya yabancı kaldın,

Reziller gibi, bu harabenin kuşu oldun?

Kanat çırp, uç pis diyardan,

Yüksel göklerin en zirvesine.

Mavi sarayda gör cübbeleri,

Aleme nurdan hırka gerenleri.

Halil gibi yakin mülküne er,

Batanları sevmem!diye seslen!

 

2- Yine Beluher, dünyaya bağlananlar ve kananlar için bir örnek vererek şöyle demiştir:

Bir şehir halkının garip bir adeti vardı. Tanımadıkları ve durumunu bilmedikleri birini bulup bir yıl boyunca kendilerine padişah kılıyorlardı. Bu durumu bilmeyen yabancı adam da artık sürekli padişah kalacağını sanıyordu. Bir yıl geçince onu çırıl-çıplak ve eli boş bir şekilde şehirlerinden atıyorlardı. Böylece asla aklına gelmeyen sayısız bela ve musibetlere duçar oluyordu. Bu kısa süren padişahlık onun dert ve belası kesiliyor ve şu şiirin ifadesi oluyordu:

Ey dünya sevgisi şarabından mest olan,

Dikkatli otur, feleğin çarkı ezmesin seni.

Dünyayla gururlanma, kına gibidir;

İki üç günden fazla kalmaz elde.

O şehir halkı yabancı bir adamı kendilerine padişah edindiler. Bu ferasetli ve akıllı adam, halk arasında yegane yabancı olduğunu anladı, onlarla ünsiyet edinemedi. O şehir halkından olan ve şehir hakkında bir çok şey bilen birini yanına çağırtıp, onunla o şehir halkı hakkında meşveret etti. O adam kendisine şöyle dedi:

“Bir yıl sonra bu şehir halkı seni kovacak, falan yere sürecektir. Dolayısıyla mümkün olduğu kadar seni gönderecekleri yere yatırım yap. Oraya gidince de rahat bir hayat sürersin.”

Padişah da o adamın sözüyle amel etti, bir yıl sonra dışarı atılınca da orada rahat ve huzur dolu bir hayat yaşadı.


Allah Teala da şöyle buyurmaktadır: “İyi işler yapanlara gelince, onlar da kendileri için hazırlamış olurlar.” [14]

İmam Sadık (a.s) da şöyle buyurmaktadır:

“Salih ameller, kölelerinizin sizlere yaptıkları gibi sahibine yer hazırlamak için ondan önce cennete koşarlar.”

Hz. Ali (a.s) da şöyle buyuruyor:

“Ey insan oğlu! kendi vasin ol, kendinden sonra malına neler yapılmasını istiyorsan onu yap.” [15]

Öyleyse ey benim aziz dostum:

Mezarına huzur belgesi gönder

Senden sonra kimse göndermez, önceden gönder.

Ye, giyin, bağışla ve rahat yaşa

Neden saklarsın başkasının malını

Altın ve ihsanı şimdi ver ki senindir

Senden sonra emrinden çıkar gider

Azığını kendinle götür

Eş ve çocuklarından merhamet gelmez

Hayatta kendi kendini düşün

İnsan hırsından ölüyle ilgilenmez

Gam yemede tırnakların gibi

Hiç kimse arkanı kaşımaz senin.

Hz. Peygamber (s.a.a) ise şöyle buyuruyor:

“Bilin ki herkes önceden gönderdiğinin peşice gider, geride bıraktığından ise pişman olur.”

Emali-yi Mufid-i Nişaburi ve Tarih-i Bağdat'tan şöyle nakledilmiştir: “Hz. Ali (a.s) bir gece rüyasında Hz. Hızır'ı gördü, ondan nasihat istedi, Hz. Hızır ona avuçlarını gösterdi, avuçlarında yeşil bir yazıyla şöyle yazılıydı:

“Ölüydün dirildin ve çok geçmeden öleceksin, beka yurdu için kendine bir ev yap, fena ve yokluk evini terket.” [16]

3- Nakledildiği üzere oldukça akıllı ve zeki bir padişah vardı, halkına oldukça merhametli davranıyordu, sürekli onların ıslahı için çalışıyor, işlerini görüyordu, doğru ve salih bir veziri vardı, ona idari işlerinde yardım ediyor, meşverette bulunuyordu, padişah ondan hiçbir şey gizlemiyordu. Vezir alimlerin, salihlerin ve iyilerin hizmetinde bulunmuş, onlardan bir çok doğru söz öğrenmişti, onlara candan bir sevgi besliyordu. Dünyada hiç gözü yoktu, takiyye ederek her defasında sultana gelince putlara secde ediyor, onları kutsuyordu, padişahı çok sevdiğinden sapıklığına üzülüyordu, bir fırsatını bulup ona nasihat etmek ve doğru yolu göstermek istiyordu.

Herkesin uyuduğu bir gece padişahın emri üzere şehri gezmeye ve son günlerde yağan yağmurdan sonra halkın durumunu görmeye çıktılar, yol esnasında bir çöplüğe rastladılar, padişah çöplükte bir ışık gördü, vezirine gidip bakmalarını söyledi. Attan inip çöplüğe varınca çöplükte oturan bir derviş gördüler, derviş eski elbiseler giymiş, çöplükten yaptığı yastığına dayanmış oturuyordu. Önünde şarap dolu bir testi vardı, elinde bir tambur çalıyordu, karşısında ise oldukça çirkin ve kendisi gibi eski elbiseler giymiş bir kadın vardı, derviş şarap isteyince ona şarap veriyor ve tambur çalınca oynuyordu, adam şarap içince ona afiyetler diliyor, padişahlara has övgüler yağdırıyordu. Adam da karısını övüyor, bütün kadınlardan üstün olduğunu söylüyordu, ikisi birlikte son derece mutlu ve sevinç dolu bir hayat yaşıyorlardı.

Padişah ve veziri uzun süre ayakta durup bunları seyrettiler, o pislikler içinde böylesine lezzet ve sevinçle yaşamalarına şaşırdılar ve oradan ayrıldılar, padişah vezirine şöyle dedi: “Ben ve sen hayatımız boyunca böylesine lezzet ve mutluluk içinde yaşamadık, zannedersem bunlar her gece böylesine mutlu ve sevinçli yaşıyorlar.”

Vezir, fırsatı ganimet bilerek şöyle dedi: “Korkuyorum ki bu dünyamız, lezzetlerimiz ve saltanatımız da ebedi saltanatı bilenler gözünde bu çöplük gibidir. Bizim sağlam ve gösterişli evlerimiz onların gözünde şu mağara gibidir, manevi güzellik ve temizliği anlayanların gözünde şu bedenlerimiz, gördüğümüz bu iki pis ve çirkin insan gibidir. Bizim dünyevi sevinç ve mutluluğumuz karşısında şaşırmaları, bizim pislik içinde yaşayan bu iki şahsın lezzet ve sevinci karşısındaki şaşkınlığımız gibidir.”

Padişah şöyle dedi: “Acaba anlattığın bu sıfatlara sahip kimseleri tanıyor musun?”

Vezir, “evet” dedi. Padişah, “kimlerdir?”diye sordu.

Vezir şöyle dedi: “Onlar ilahi dine inananlardır, uhrevi saltanat ve lezzetlerine bağlanmışlardır, sürekli uhrevi saadet i ararlar.”

Padişah; “Ahiret mülkü nedir?”diye sordu.

Vezir şöyle dedi: “O şiddet ve cefanın olmadığı lezzet ve nimetler diyarıdır, ihtiyaç ve fakirliğin olmadığı zenginliktir.”

Padişah ahiret mülkünün bu sıfatlarını duyduktan sonra şöyle dedi: “Acaba o eve girmenin ve o ebedi saadete ermenin yolunu biliyor musun?”

Vezir şöyle dedi: “Evet o ev talep edenler için hazırdır.”

Padişah şöyle dedi: “Neden bana daha önce bunu anlatmadın?”

Vezir; “Senin padişahlığının azametinden korktum.”dedi.

Padişah şöyle dedi: “Eğer anlattığın bu şey doğruysa onu kaybetmek doğru değildir, bunun doğruluğunu araştırmalıyız.”

Vezir; “İzin verirsen yakin etmen için ahiretin sıfatlarını anlatayım.”dedi.

Padişah şöyle dedi: “Sana gece gündüz bu işi görmeni ve benim de başka işle meşgul olmama engel olmanı istiyorum. Sakın bundan el çekme, bu oldukça ilginç bir şeydir, bundan gaflet etmek olmaz.”


Vezirin bu sözlerinden sonra padişah kurtuluş yoluna girdi ve ebedi saadete erdiler.” [17]

Burada müminlerin basiretinin artması için bir de Hz. Alib (a.s)’ın hutbesinden birkaç cümle nakletmek istiyorum:

“Ey insanlar! Kendisini süsleriyle süsleyen kandırıcı dünyadan sakın, şüphesiz dünya kalpleri kendi batıl şeyleriyle cezbetmiş ve kendi ümitleriyle ümitlendirmiştir. Kendini süsleyerek bir yere oturmuş kendini istemeye gelenlere bakıyor, bir gelin gibi ortaya çıkmış bütün gözler ona bakmaktadır, nefisler ona vurulmuş, kalpler onu arzulamıştır, o ise bütün eşlerini öldürmüştür.” [18]

O halde ne geçmişten ibret alacak birisi baki kalmış ve ne de sonra gelenler dünyanın baştakilere yaptığı kötülüklerden dolayı ondan uzak olmuşlardır.[19]

Hz. Ali daha sonra şöyle buyurdu:

 “Allah evliya ve dostlarından dünyayı aldı onu düşmanlarına verdi, Hz. Peygamberi açlıktan karnına taş bağlıyordu, Hz. Musa açlıktan çöldeki otları yiyordu, öyle ki çok zayıf ve cılız olduğundan derisinin altından yediği otların yeşilliği gözüküyordu. Peygamberler dünyayı zaruret halinde o da doyacak kadar aldıkları halde bir leşe benzetirlerdi, onlara göre dünya kötü kokan bir leş gibiydi. Onlar dünyadan sadece ihtiyaç duydukları kadar alırlardı. Leş gibi koktuğu için doyasıya yemezlerdi, ondan doyasıya yiyen ve karnını doyuranlara şaşırırlardı.”

 Ey kardeşler Allah'a andolsun ki bu dünya kendi hayrını düşünenler için leşten daha kötüdür ve ölüden daha murdardır, tabakhanede çalışanlar oranın kötü kokusunu anlamazlar, orada oturur rahatsız olmazlar.

 Hazret daha sonra şöyle buyurdular:

“Dünya ehlinin dünyaya meyletmesi ve onun için kavga etmeleri seni şaşırtmasın, onlar havlayan köpekler veya av peşinde koşan yırtıcı hayvanlar gibidir, bazıları bazılarına havlar durur, güçlü olanlar güçsüzü yer, çok olan azı bitirir.” [20]

Hekim Senai bu sözü alıp şiire dökerek şöyle demiştir:

Bu dünya bir murdar gibidir,

Binlerce akbaba konar üstüne,

Bu ona vurur pençe,

O buna vurur gaga,

Sonunda hepsi de bırakır gider,

Hepsinden geriye kalır bu murdar.

Ey Senai ölüm sesi geldi,

O cihanda kendine bir yer tut.

Sakın sakın seni kendine benzetmesin,

 Bir avuç şeytan görmüş hırsız.

 

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:

“Allah'a andolsun ki sizin bu dünyanız benim gözümde cüzamlı birinin elinde duran etsiz domuz kemiğinden daha değersizdir.” [21]

Bu, dünyayı aşağılamanın son derecesidir. Zira her şeyin kemiği değersizdir, bu kemik; domuzun, özellikle de cüzzamlı birinin elinde olursa. . .

4- Bir ömür Allah'ın nimetlerinden istifade eden, ama imtihan anında nimetlerine küfredip hakiki nimet sahibinden yüz çeviren ve Allah'tan başkasına koşan kimseler için  vereceğimiz bu örneği Şeyh Behai “Keşkül”ünde şiir diliyle zikretmiştir, bizde onu burada nakletmek istiyoruz:

Bir abidin biri Lübnan dağlarına yerleşti,

Ashab-i Kehf gibi mağaraya yerleşti,

Kalbini haktan başkasından yıkadı,

İzzet hazinesini uzlette buldu.

Gündüzleri oruçla oldu meşgul,

Akşam yemeğine bir ekmek gelirdi.

Yarısını akşam, yarısını sahur,

Kanaatten kalbinde vardı, yüz sevinç.

Böylece yaşayıp gidiyordu,

Dağdan asla inmedi çöle,

Tesadüfen bir gece gelmedi ekmek.

O zahit açlıktan inledi durdu,

Akşam ve yatsı namazını kıldı.

Kalbi vesvese içinde akşamı düşündü.

O kadar ızdırap vardı ki onda,

Ne ibadet etti abid ne de uyudu.

Sabah o makamdan olunca,

O abid dağlardan indi aşağı.

O dağın yakınında bir köy vardı,

Köyün ehli hep kafir ve sahtekar,

Abid gelip bir kafirin kapısında durdu.

Kafir ona bir iki arpa ekmeği verdi,

Abid o ekmeği aldı ve teşekkür etti.

Yiyecek bulduğundan rahat etti.

Yeniden yerine dönmek istedi,

Arpa ekmeğiyle iftar etmek istedi.

Kafirin uyuz bir köpeği gördü onu.

Açlıktan bir deri bir kemik kalmıştı.

Yanında pergelle bir çizgi çizsen,

Onu ekmek görür ölürdü sevinçten.

Yanında “haber” diye bir laf etsen,

“hubz”(ekmek)sanır dönerdi deliye.

Köpek, abidin arkasından koku aldı,

Ardından gitti, elbisesinden tuttu.

O iki ekmekten birini ona verdi,

Yola düştü, ondan kurtulmak için.

Köpek yedi ekmeği düştü peşine,

Ta yeniden eziyet etmek istedi,

Abid o ekmeği de verdi ona,

Azabından kurtulsun diye.

Köpek, kafirin o ekmeğini de yedi,

Yeniden düştü peşine.

Gölge gibi peşinden koştu,

Hırlayarak elbisesini yırttı.

Abid dedi bunları görünce,

Ben senin gibi hayasız köpek görmedim.

Sahibin iki ekmekten başka birşey vermedi.

İkisini de sen yedin ey kötü hayvan,

Ardımdan gelmenin manası nedir?

Elbisemi parçaladın sebebi nedir?

Köpek, dile geldi ki ey kemal sahibi,

Hayasız ben değilim gözüne sür,

Ben daha küçükken,

Bu yaşlı kafirin elinde kaldım.

Koyununa çobanlık ettim,

Evine bekçilik ettim,

Lütfundan bazen ekmek verir,

Bazen bir avuç kemik atar.

Bazen unutur bir şey vermez,

Açlıktan kıvranır dururum.

Uzun bir süre geçer aradan,

Ne ekmekten haber gelir

Ne de kemikten.

Bazen de bu yaşlı kafir,

Ne kendine ne de bana ekmek bulur.

Dergahında büyüdüğüm için,

Başkasının dergahına yönelmedim.

Bu yaşlı kafirin kapısında işim,

Bazen şükrederim, bazen sabır.

Senin ki bir gece gelmedi ekmeğin,

Sabır duvarın yıkıldı.

Rezzakın kapısından yüz çevirdin,

Kafirin kapısına koştun.

Dostun ekmeğini bıraktın,

Düşmanıyla barıştın.

Gel de buna insafınla hükmet,

Ben mi hayasızım yoksa sen mi?

Abid bu sözden yere yıkıldı,

Göğsüne vurdu bayıldı.

Ey Behai'nin nefsinin köpeği öğren,

O kafirin köpeğinden kanaat öğren.

Eğer sabırdan bir kapı açılmazsa yüzüne,

Kafirlerin uyuz köpeğinden daha aşağılıksın.[22]

Sadi de bu makamda ne güzel diyor:

Kainatın en yücesi zahirde insandır, en alçağı ise köpek, akıllıların da ittifak ettiği gibi hakkı bilen köpek, nankör insandan daha iyidir:

Köpek asla unutmaz lokmayı,

Bin defa onu taşlasan da.

Bir ömür aşağılığı okşasan,

En küçük bir şeyden sana savaşır.

Burada kalpleri nurani gözleri aydın kılan bir rivayet de nakletmek istiyorum:

“Nakledildiği üzere İmam Sadık (a.s)'ın bir kölesi vardı, İmam bineğine binip camiye gittiğinde o köle de onunla birlikte giderdi, İmam inip camiye girince köle, o dönünceye kadar merkebe bakarı. Böyle bir günde aniden Horosanlı bir kaç yolcu gördü, onlardan biri şöyle dedi:

“Ey köle ne olur efendine söyle de senin yerine ben onun kölesi olayım. Tüm malımı sana veririm, benim çok da malım var, sen git o malları al, ben burada kalayım.”

Köle, sormak için İmam'ın yanına vardı ve şöyle dedi: “Fedan olayım, yıllardır sana hizmet ettiğimi biliyorsun, Allah bana bir hayır gönderirse siz onu engeller misiniz?”

İmam (a.s) şöyle buyurdular: “Onu ben kendi yanımdan sana veririm, başkasından izin vermem.”

Köle de o Horosanlı adamın hikayesini ona anlattı.

İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Eğer bize hizmette isteksiz olmuşsan ve o şahıs bize hizmet etmek istiyorsa onu kabul eder ve seni göndeririz.”

Köle dönüp gitmek isteyince, İmam (a.s) onu çağırıp şöyle buyurdu:

 “Uzun yıllardır hizmet ettiğin için sana bir nasihat etmek istiyorum, o zaman istediğini yapabilirsin. O nasihat şudur: Kıyamet günü Hz. Peygamber Allah'ın nuruna sarılır, Hz. Ali Peygamber'e, diğer İmamlar Hz. Ali'ye, Şiiler de bize sarılır. Bizim girdiğimiz yere girerler.”

Köle bunu duyunca şöyle dedi: “Ben size hizmet edeceğim, yanınızda kalacağım ve ahireti dünyaya tercih ediyorum.” Daha sonra o Horosanlı'nın yanına gitti, Horosanlı ona şöyle dedi: “Ey köle gelirken gittiğin yüze sahip değilsin, ne oldu?”

Köle ona İmam’ın sözlerini nakletti ve onu İmam'ın yanına götürdü. İmam (a.s) onun dostluğunu kabul etti ve köleye de bin eşrefi vermelerini emretti.”

Ben de O Hazret şöyle arz ediyorum: “Ey efendim! Ben de kendimi tanıdığımdan beri kapından ayrılmadım, etim ve derim senin nimetlerinle gelişti, ömrümün sonunda elimden tutmanı, kapından kovmamanı ümit ediyorum. Ben zillet ve ihtiyaç içinde şöyle yalvarıyorum: Sizin inayet ve korumanızdan nasıl uzaklaşırım? Size olan ilgim şeref kaynağımdır. Ey İmam, başkasının kapısına gidecek olursam artık yaşamayayım.”

5- Cehaletin aşağılığı ile ilim ve sanata teşvik babında da bir örnek nakletmek istiyorum:

“Ebu’l Kasım Rağıb-i İsfahani, Zeria adlı kitabında şöyle naklediyor: Hekim ve bilgin bir adam, birinin yanına vardı. Güzel bir evi ve padişahlara yakışır halıları vardı. Ev sahibi ise cahil biriydi, ilim ve faziletten yoksundu. O hekim bunları görünce adamın yüzüne tükürdü, adam kızarak şöyle dedi: Ey hekim! Yaptığın bu cehalet nedir?

Hekim şöyle dedi: Bu cehalet değil, hikmettir. Tükürüğü en düşük yere tükürürler, ben senin evinde senden daha düşük yer görmedim, dolayısıyla yüzüne tükürdüm.”

Bu bilgin ona cehaletin aşağılığını anlatmak istemişti, öyle bir çirkinlik ki güzel eve sahip olmak ve zengin elbiseler giymekle gizletilemez. Elbette ilmin fazileti, amel olduğu takdirdedir, bu ikisi birlikte olursa fazilet sayılır, ne de güzel demişler:

“Ezel göklerine yükselmek için,

İlim ve amelden iyi merdiven yoktur.

İlim Allah'ın kapısına götürür,

Mülk mal ve makama değil.

İlmi olmayan sapıktır,

Eli ahiretten uzaktır,

İlimsiz amel, çorak yere ekmektir,

Amelsiz ilim, canlı mezara gömülmektir.

Allah'ın hüccetidir boyunlara,

İlim okumak ve amel etmek.

Bildiğinle hemen amel et,

Amelden sonra ilim öğren.

Amelde ilme yetişmezsen,

Üstün alim olursun, başkası değil.

İlim çöplüğe inmez,

Ezeli, yaratıkla uyuşmaz.

Bu kandırıcı beyhudelerden,

Gözler ağarır ve sözler devadır.

Bil ki en iyi ilim,

Hiçbir şey bilmediğini bilmektir.

Hz. İsa (a.s) şöyle buyuruyor:

 “İnsanların en kötüsü, ilmi malum ameli ise mechul olan kişidir.”

Hekim Senai ne güzel buyurmuş:

İlim seni senden almazsa,

Cehalet o ilimden yüz defa daha iyidir.

Şeytandır alim değil o,

Dediğini duyduğun, yaptığını duymadığın.

Alem gafildir ve sen gafil,

Uyuyanı uyuyan uyandırır mı?

 

Bu kitabı İmam Hasan Mücteba (a.s...)'ın doğum günü H. 1347 yılında bitirdim. Bu kitap bu mübarek ayda bittiği için iki dua ile son vermek istiyorum:

1- Şeyh Müfit Ali bin Mehziyar'dan naklen İmam Cevad (a.s)'ın şu duasını rivayet etmektedir ki Ramazan ayının gece ve gündüzünde bu duayı okumak müstahaptır:

“Ey Her şeyden önce olan, sonra her şeyi yaratan, sonra her şeyi baki ve fani kılan! Ey benzeri olmayan! Ey yüce göklerde veya düşük yerlerde, ne üstünde, ne altında, ne de ortasında; kendisinden başkasına ibadet edilmeyen! Senden başka kimsenin saymaya güç yetiremeyeceği övgü sana layıktır. Muhammed ve Ehl-i Beyt'ine senden başka kimsenin  saymaya güç yetiremeyeceği selat-u selamı gönder.”

2- Şeyh Kuleyni ve başkalarının naklettiğine göre İmam Cafer-i Sadık (a.s)'ın Zurare'ye öğrettiği bu dua gaybet zamanında ve Şiiler  imtihan edildiğinde okunmalıdır:

“Allah’ım bana nefsini tanıt, bana nefsini tanıtmazsan nebini tanıyamam, Allah’ım bana resulünü tanıt, resulünü bana tanıtmazsan hüccetini tanıyamam, Allah’ım bana hüccetini tanıt, bana hüccetini tanıtmazsan dinimden saparım.”

Alimlerin yazdığına göre gaybet zamanında inananların görevlerinden biri de Hz. Mehdi için dua etmek ve sadaka vermektir. Allah'ı övüp Peygamber'e ve Ehl-i Beyt'ine salavat gönderdikten sonra her zaman okunan dualardan biri de şudur:

“Allah’ım! Bu saatte ve bütün saatlerde (şimdi ve her zaman için) Velin Hüccetin bin Hasan’a- salat ve rahmetin onun ve babalarının üzerine olsun- veli, koruyucu, öncü, yardımcı, kılavuz ve gözcü ol; böylece onu itaat edildiği halde yeryüzünde sakin (hakim) kıl ve uzun bir müddet onu orada faydalandır.”

Bu kitabı bendeniz Abbas-i Kummi 1347 yılında ilahi feyizler dergahı olan İmam Rıza (a.s)'ın hareminde bitirdim. Hamd başta da sonda da Allah'a mahsustur. Salat-u selam Muhammed'e ve Ehl-i Beyt'ine olsun. . .



[1] - Bihar’ul- Envar c. 8, s. 280 

[2] - Bihar’ul- Envar, c. 8, s. 291.

[3] - Bihar’ul- Envar, c. 8, s. 287.

[4] - Meryem/39

[5] - Bihar’ul- Envar c. 8, s. 345.

[6] - Bihar’ul- Envar, c. 67, s. 361.

[7] - Al-i İmran/135-136

[8] - Bihar’ul- Envar c. 6, s. 23.

[9] - Ayn’ul- Hayat/189.

[10] - Bihar’ul- Envar c. 67, s. 387

[11] - Bihar’ul- Envar, c. 41, s. 11.

[12] - Bihar’ul- Envar, c. 67, s. 174.

[13] - Bihar’ul- Envar, c. 75, s. 399.

[14] - Rum/44.

[15] - Nehc'ül-Belağa/246. Söz.

[16] - Sefinet’ul- Bihar, c. 2, s. 610

[17] - Bihar’ul- Envar c. 75, s. 410.

[18] - Hz. Sadık şöyle rivayet ediyor: “Dünya Hz. İsa’ya mavi gözlü bir kadın şeklinde tecelli etti. Hz. İsa, “kaç koca ettin?”diye sordu.”Çok” dedi, “hepsini  boşadın mi?”diye sordu.”Hayır hepsini öldürdüm, “dedi. Hz. İsa şöyle dedi: “eyvahlar olsun kalan kocalarına ki geçmiş kocalarından ibret almazlar.”

[19] - Sefinet’ul- Bihar, c.1, s.166.

[20] - Nehc’ul- Belağa/31. Mektup.

[21] - Nehc’ul- Belağa/228. Söz.

[22] - Keşkul, Şeyh Behai, c. 1, s. 227.

 

index