HZ. FATIMA (A.S)


SÖZLERİNDEN -  "KIRK HADİS"

FAZİLETLERİ VE SİRESİ HAYATI

KISACA HZ. FATIMA (A.S)’IN
HAYATI, FAZİLETLERİ,
SİRESİ VE SÖZLERİ


Bismillahirrahmanirrahim

 

On dört nur denizlerini bizlere tanıtan, sonsuz nimetlerini bizlerden esirgemeyen ve Ehl-i Beyt mektebine hizmet etme başarısını bizlere veren Allah’a hamd-u sena olsun. Var güçleriyle gece-gündüz durmadan İslam ve Müslümanların izzet ve yararı için çalışan, ellerinden gelen fedakarlıkları yapan, zalim ve zorbalara söz, hal ve hareketleriyle karşı duran ve insanları karanlık ve zulmetten nur ve ışığa çıkarmak için can ve mallarından geçen Hz. Muhammed ve O’nun Tertemiz Ehl-i Beyti’ne salat ve selam olsun. Allah’ın laneti de onlara kin güden ve O’nların hakkını vermeyen veya gizlemeğe çalışan şeytan sıfatlı insanların üzerine olsun.

Şüphesiz Hz. Fatıma (a.s), geçmiş ve gelecekteki kadınların en üstünü ve en faziletlisidir. Çünkü O, babası masum, eşi masum ve kendisi de masum olan tek kadındır. Hz. Fatıma (a.s)’ın eğitim ve yaşayış muhiti, ismet ve taharet (masumluk ve her çeşit günahtan tertemiz olmak) muhiti idi. Çocukluk dönemini, İslam’ın (önde gelen) ilk şahsiyetinin, yani Allah Teala’nın direkt eğitimi altında olan seçkin ve en üstün bir Peygamber’in (s.a.a) evinde geçirdi. Ev işlerini yapma ve çocuk yetiştirme dönemini de İslam’ın ikinci şahsiyetinin yani Ali bin Ebi Talib’in (a.s) evinde geçirdi. Bu kısa müddet içersinde iki tana masum erkek çocuğu, yani Hasan ve Hüseyin’i ve iki tane de Zeynep ve Ümmi Gülsüm gibi şecaatli ve fedakar kız çocuklarını eğitip topluma takdim etti. Böyle bir evde, kesinlikle İslami ahkam ve programların parlak neticelerini açıkça görmek ve İslam’ın lâyık ve örnek kadınını bulmak mümkündür.

Biz Hz. Fatıma (a.s)’ın şahsiyetini tanımak için Hz. Peygamber (s.a.a) ve On İki İmamların O’nun hakkındaki sözlerini gözden geçirmek zorundayız. Çünkü Hz. Peygamber kendi kızını, Hz. Ali kendi eşini, on iki İmamlar da kendi annelerini herkesten daha iyi tanımaktalar. Bu yüzden ilk önce O’nların, bizler için güzel örnek ve eğitici dersler olacak olan nurlu sözlerini teenni ile canı gönülden okuyup gözden geçirelim.

Hz. Resulullah (s.a.a) Selman’a şöyle buyurdular:

“Ey Selman! Kim kızım Fatıma’yı severse cennette benimle birlikte olur; kim de ona düşman olursa ateşe atılır.

Ey Selman! Fatıma’ya sevgi beslemenin yüz yerde insana faydası dokunur; o yerlerin en kolayı şunlardır: Ölüm zamanı, kabre koyulurken, terazi kurulduğunda, mahşer günü, sırat köprüsünde ve sorgu sual zamanı.

 Ey Selman! Kızım Fatıma kimden razı olursa ben ondan razıyım; ben de kimden razı olursam Allah Teala ondan razı olur; Fatıma kime gazap ederse ben ona gazap ederim; ben de kime gazap edersem Allah ona gazap eder.

Ey Selman! O’na ve kocası Emir’ul Müminine, onun torunları ve Şialarına zulüm edenlerin vay haline!” [1]

Yine Resulullah (s.a.a) uzun bir hadiste buyurmuştur ki:

“Ey Fatıma! Beni peygamberliğe seçen Allah’a and olsun ki, ben cennete girmedikçe diğer kimselerin cennete girmesi haramdır; sen benden sonra cennete girecek olan ilk şahıssın...

Ey Fatıma! Beni hak olarak meb’us kılana and olsun ki, sen kadınların hanım efendisi olarak cennete gireceksin...

Beni hak olarak peygamber gönderene and olsun ki, Hasan ve Hüseyin de senin sağ ve solunda oldukları halde cennete girecekler; sen cennetin en yüksek yerinden halka bakacaksın, Hamd bayrağı da Ali bin Ebu Talib’in elinde olacaktır...

Beni Peygamber seçene and olsun ki, senin düşmanlarına düşman olacağım; senin hakkını gasp edenler, seninle dostluk bağını kesip bana yalan atanlar pişman olacaklar, benim karşımda yer üzerinde süründürülecekler...” [2]

Resulullah (s.a.a) vefatına yakın bir zamanda Hz. Fatıma’nın elini Hz. Ali’nin eline koyarak şöyle buyurdular:

“Ya Ali! Bu, Allah’ın emaneti ve O’nun resulü olan Muhammed’in senin yanındaki vediasıdır. Öyleyse beni, O’nun hakkında gözet ve biliyorum ki sen bunu yapacaksın.

Ey Ali! Allah’a and olsun ki O (Fatıma) geçmiş ve gelecekteki cennet kadınlarının en üstünüdür. Allah’a and olsun ki O, büyük Meryem’dir. Bil ki Allah’tan O’nun ve senin için dua ettim, Allah da duamı kabul buyurdu...

Ey Fatıma! Allah’a and olsun ki, sen razı olmadıkça ben razı olmayacağım.” (Bu sözü üç defa tekrarladı)[3]

Resulullah (s.a.a) vefat anında Fatıma (a.s)’a şöyle buyurdular:

“Ey Fatıma! Allah’a and olsun ki senin ağlamandan dolayı, Allah’ın arşı ve onun etrafındaki melekler, gökler ve yerler ve onlarda olan her şey ağlayacaktır.” [4]

Ebu Eyyub-i Ensari şöyle diyor:

Hz. Resulullah (s.a.a) hastalandı, Fatıma (a.s) da Hazretin ziyaretine gelerek ağladı. Resulullah (s.a.a) onun bu durumunu görünce şöyle buyurdular:

“Ey Fatıma! Allah Teala seni çok sevdiğinden dolayı seni, geçmişi herkesten parlak olan ve ilmi herkesten daha çok olan biriyle evlendirdi. Allah Teala yeryüzündeki insanlara özel bir şekilde teveccüh edip onların arasından beni seçti, beni mürsel bir peygamber kıldı; yine yeryüzüne teveccüh etti, onların arasından kocanı seçti ve seni O’nunla evlendirmek ve O’nu vasi kılmam için bana vahyetti.

Ey Fatıma! En üstün peygamber bizdendir, O da babandır; en üstün vasi bizdendir, O da eşindir; en üstün şehitler bizdendir; Onlar da babanın amcası Hamıza ve iki kanadıyla cennette uçan ve istediği yere giden babanın amcası oğlu Cafer’dir; cennet gençlerinin efendileri olan Hasan ve Hüseyin bizdendir; O’nlar da senin evlatlarındır; canım elinde olan Allah’a and olsun ki, bu ümmetin Mehdisi bizdendir, O da senin torunlarındandır.” [5]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Eğer iyilik ve güzellik bir şahıs olmak isteseydi, o mutlaka Fatıma olurdu; oysa Fatıma ondan daha üstündür. Kızım Fatıma soy, yücelik, keramet ve bağış bakımından yeryüzündeki insanların en üstünüdür.” [6]

Emir’ul-Muminin Ali (a.s) buyurmuştur ki:

“Allah’a and olsun ki şimdi öyle bir söz söyleyeceğim ki benden başka kim o sözü söylerse yalancıdır: Ben rahmet olan Peygamberden miras aldım, eşim (Fatıma) ümmetin kadınlarının en üstünüdür; ben de halife ve vasilerin en üstünüyüm.” [7]

Hz. Ali (a.s), Hz. Fatıma (a.s) hakkında şöyle buyurdular:

“Allah’a and olsun ki, ben O’nu (Fatıma’yı) kesinlikle öfkelendirmedim; hayatta olduğu müddetçe onu sevmediği bir işe mecbur etmedim; O da beni öfkelendirmedi, bana karşı gelmedi; O’na baktığımda bütün gam ve üzüntüler kalbimden yok oluyordu.” [8]

 Yine Hz. Ali (a.s)’dan şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

“Allah’a and olsun ki Fatıma’yı kendi gömleğinde yıkadım, tertemiz idi. Resulullah’ın henutundan kalan henutla onu henutladım. Onu kefenledikten sonra; ‘Ey Ümmü Gülüsüm! Ey Zeyneb! Ey Sekine! Ey Fizze! Ey Hasan! Ey Hüseyin! Gelin annenizden vedalaşın, ayrılık vakti yetişmiştir; görüşmek, cennet ve kıyamete kalmıştır’ diyerek onları çağırdım. Hasan ve Hüseyin öne gelip ağlayarak; “Ey Hasan’ın annesi! Ey Hüseyin’in annesi! Ceddimiz Muhammed Mustafa’yı gördüğünde selamımızı O’na ilet ve O’na de ki senden sonra yetim kaldık” annelerini sesleyip O’nunla konuştular.

Allah şahittir ki Fatıma, sızladı, feryat etti, ellerini kefenden çıkarıp onları bağrına bastı, bu esnada gayıptan şöyle bir ses geldi: “Ey Ebe’l-Hasan! O ikisini annelerinin göğsünün üzerinden kaldır. Allah’a and olsun ki, göklerin meleklerini ağlattılar, dost (Allah), dostu (Fatıma’yı) görmeğe müştaktır...” [9]

İmam Hasan (a.s) da annesi hakkında şöyle diyor:

“Cuma gecesi annem Fatıma (a.s) mihrapta durup ibadete koyulmuştu, şafak atıncaya kadar hep rüku ve secde halindeydi; mümin erkek ve kadınların ismini zikredip onlar için çok dua ettiğini, fakat kendisi için Allah’tan bir şey istemediğini gördüm. Bunun üzerine anneme; “Ey anne! Neden diğerlerine dua ettiğin gibi kendin için de dua etmiyorsun?” dedim. Buyurdular ki: “Evladım! Önce komşu sonra insanın kendisi.” [10]

İmam Hüseyin (a.s) Resulullah (s.a.a)’ten şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Fatıma kalbimin sevincidir; iki oğlu kalbimin meyvesidir; eşi gözlerimin nurudur; evlatlarından olan İmamlar, Rabbimin eminleri ve O’nunla yaratıkları arasında ilişki bağıdırlar; kim o bağa sarılırsa kurtulur, kim de ondan ayrı kalırsa helak olur.” [11]

İmam Zeyn’ul-Abidin (a.s) da buyurmuştur ki:

“İslam’ın zuhuru döneminde, Fatıma (a.s)’dan başka Hatice’den bir evlat dünyaya gelmedi.” [12]

İmam Muhammed Bakır (a.s) da babalarından naklen şöyle buyurmuştur:

“Resulullah (s.a.a)’in kızı Fatıma (a.s)’ın “Tahire” lakabıyla adlandırılmasının sebebi, her denes ve refesten (kir, leke ve çirkin şeylerden) tertemiz olduğu içindir...” [13]

İmam Sadık (a.s) da buyurmuştur ki:

 “Fatıma (a.s) hayatta olduğu sürece Allah Teala diğer kadınları Hz. Ali (a.s)’a haram kılmıştı; çünkü Hz. Fatıma (a.s) kadınların gördüğü adetten pâk idi.” [14]

İmam Musa Kazım (a.s) da şöyle buyurmuştur:

“Her evde Muhammed, Ahmed, Ali, Hasan, Hüseyin ve kadınlardan da Fatıma ismi olursa, o eve fakirlik ve yoksulluk girmez.” [15]

İmam Rıza (a.s) da babalarından naklen Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Miraca gittiğimde Cebrail (a.s) elimden tutup beni cennete götürdü, cennet hurmasından bana verdi, ben de onu yedim. O hurma benim sırtımda nütfeye dönüştü. Yeryüzüne döndüğümde Hatice’yle birlikte olduk, O Fatıma’ya hamile oldu. Binaenaleyh Fatıma insan şeklinde olan bir huridir. Cennetin kokusunu özlediğimde kızım Fatıma’yı kokluyorum.” [16]

Musa bin Kazım şöyle diyor:

İmam Muhammed Taki (a.s)’a; “Peygamber (s.a.a) ve İmamlardan taraf tavaf etmek câiz midir? Çünkü câiz olmadığını bana söylediler” dediğimde İmam (a.s); “Edebildiğin kadar O’nlardan taraf tavaf et, bu iş câizdir.” buyurdular. Ben de Peygamber (s.a.a) ve İmamlardan taraf, bazen de Hz. Fatıma (a.s)’dan taraf tavaf ediyordum. Üç yıldan sonra İmamın yanına gittiğimde bu durumu İmam’a anlattım ve annen Fatıma’dan taraf da bazen tavaf ediyor, bazen de etmiyorum dediğimde İmam (a.s) buyurdular ki: “Annemden taraf çok tavaf et. Çünkü bu iş yapmış olduğun en iyi bir iştir.” [17]

İmam Ali Naki (a.s) da babalarından naklen Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Kızım Fatıma’nın “Fatıma” adlandırılmasının sebebi, Allah Teala’nın O’nu ve dostlarını, cehennem ateşinden ayırıp uzaklaştırmış olduğundan dolayıdır.” [18]

İmam Hasan Askeri (a.s)’a; “Hz. Fatıma (a.s) neden “Zehra” olarak adlandırılmıştır?” dediklerinde İmam (a.s) şöyle buyurdular:

“Hz. Fatıma (a.s)’a “Zehra” denilmesinin sebebi şunun içindir: Günün başlangıcında yüzü Emir’ul-Muminin (a.s) için güneş gibi nur saçardı, öğle vakti dolunay, akşamleyin ise yıldız gibi parlardı.” [19]

Ebu Ömer el-Amiri şöyle diyor:

İbn-i Ebu Ganim-i Kazvini ile bir grup Şia arasında hilafet konusunda niza çıktı. İbn-i Ebu Ganim, Ebu Muhammed (İmam Hasan Askeri)’in, kimseyi yerine tayin etmeden öldüğünü söylüyordu. Şiiler de tayin ettiğini savunuyorlardı. Bunun üzerine İmam Mehdi’ye bir mektup yazarak durumu ona ilettiler.

İmam Mehdi (a.s) cevaben kendi yazısıyla şöyle yazdı:

“Bismillahirrahmanirrahim. Allah bizi ve sizi fitnelerden korusun ve yakin ruhunu bizlere bağışlasın... Allah Teala Adem (a.s)’ın zamanından Ebu Muhammed (a.s)’ın zuhuruna dek hidayete ermenizden dolayı sizin için hidayet nişaneleri karar kılmıştır; bir yıldız (İmam) battığında (öldüğünde), diğer yıldız aşikar olmuştur. Allah Teala O’nun ruhunu kabzettiğinde, Allah’ın kendi dinini batıl ettiğini ve kendisiyle yaratıkları arasındaki sebep ve irtibatı kestiğini zannettiniz. Oysa kesinlikle böyle bir şey olmamış ve kıyamete kadar da olmayacaktır...

Ben size nasihat ettim, Allah bana ve size şahittir... Resulullah’ın kızı Fatıma (a.s)’da benim için örnek vardır; (buyurmuştur ki:) “Cahil, kötü amelleri neticesinde yakın bir zamanda helakete uğrayacaktır; kafir de ahiret yurdunun kimin olduğunu yakın bir zamanda anlayacaktır.”

Allah Teala bizi ve sizi kendi rahmetiyle tehlike ve kötülüklerden, afet ve belalardan korusun. Allah Teala istediği şeye kadirdir. Allah’ın selam, rahmet ve bereketi bütün vasi, evliya ve müminlerin, Muhammed ve Ehl-i Beyti’nin üzerine olsun.” [20]

Burada Vesile Arayanların Münacatı’yla sözümüze son veriyoruz:

“Allah’ım! Sana kavuşmam için senin rahmet ve şefkatinden başka bir vesilem, alemlere rahmet olarak gönderilen ve ümmeti üzüntüden kurtaran Peygamberinin şefaatinden başka bir aracım yoktur.

Allah’ım! Senin bağışına kavuşmam ve rızana erişmem için bunları vesile kıl. Benim umutlarım senin kerem dergahına yönelmiş, arzularım ise cömertliğinin kapısına serilmiştir. Öyleyse Sana olan ümidimi kesme ve çabamı hayırla sonuçlandır. Beni, cennetinde yerleştirdiğin ve keramet evinde yer verdiğin ve kıyamet gününde sana (rahmetine) bakmakla gözlerini aydınlattığın, kendi indinde doğruluk menzillerinde menzil verdiğin kimselerden eyle.

Ey kapısından daha keremli bir kapı bulunmayan ve merhametinden daha üstün bir merhamet olmayan; ey yalnız kalanın birlikte olabileceği en hayırlı ve kovulanın sığınabileceği en şefkatli zat! Senin geniş affına ellerimi açmış ve kerem eteğine sarılmışım; beni eli boş olarak geri çevirme, hayal kırıklığı ve hüsrana uğratma; ey duayı işiten Allah; ey merhametlilerin en merhametlisi!”




KISACA HZ. FATIMA (A.S)’IN
HAYATI, FAZİLETLERİ VE SİRESİ

 

Doğum Tarihi

Hz. Fatıma (a.s)’ın doğum tarihi hakkında İslam alimleri arasında birçok ihtilaflar vardır. Fakat Şia alimleri arasında, Hz. Fatıma (a.s)’ın, bi’setin beşinci yılı Cemadi’us- Sani’nin yirmisinde Cuma günü doğduğu meşhurdur.

Kevser Oluşu

Allah-u Teala, Hz. Peygamber (s.a.a)’e; “Sana bol hayırlar vereceğiz” buyurarak O’nu müjdeledi. Düşmanlara cevap olarak da “Kevser” suresini göndererek şöyle buyurdu: “Şüphesiz biz sana Kevseri verdik. Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Doğrusu asıl ebter (soyu kesik) olan sana kin duyandır.” [21]

Hz. Peygamber (s.a.a), Allah’ın vaadinin kesin olduğuna ve bütün hayırların kaynağı olacak tertemiz ve bereketli neslin kendisinden vücuda geleceğine kesin olarak inanıyordu. Allah’ın vaadi Hz. Fatıma’nın dünyaya gelmesiyle gerçekleşti ve dünyanın ufukları onun veladet nuruyla aydınlığa kavuştu. Allah-u Teala, kadının değerini bütün aleme göstermek istediğinden dolayı Peygamber (s.a.a)’in tertemiz neslini, O Hazretin kızının vücudunda karar kıldı ve İslam dininin imam ve önderlerinin Hz. Fatıma’nın soyundan vücuda gelmesini takdir etti.

Küçük Yaşta Babasının Yardımına Koşması

Bir gün müşriklerden biri, Resulullah (s.a.a)’i sokakta görünce, Hazretin başına bir miktar çer-çöp ve pislik attı. Resulullah (s.a.a) bir şey söylemedi ve haliyle eve döndü. Hz. Fatıma (a.s) babasının bu vaziyetini görünce koşup derhal su getirdi, ağlar gözle babasının başını ve yüzünü yıkadı. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Kızım ağlama, mutmain ol ki, Allah (c.c) babanı düşmanların şerrinden koruyacak ve onlara galip kılacaktır.” [22]

Bir gün Hz. Fatıma (a.s), müşriklerin Mescid’ul- Haram’da oturup babasının katli için komplo düzenlediklerini gördü ve ağlar bir gözle eve dönüp müşriklerin aldığı kararı babasına haber verdi.[23]

Bir gün Hz. Peygamber (s.a.a), Mescid’ul- Haram’da namazla meşgul iken müşriklerden bir grup kimseler, Hazreti alay edip incitmek istiyorlardı. Onlardan biri yeni kesilmiş bir devenin rahmini götürüp kan ve pisliği ile birlikte, Resulullah secde halinde iken O’nun sırtına attı. Orada hazır bulunan ve bu manzaraya şahit olan Fatıma (a.s) bu durumdan çok rahatsız olup ağlayarak Resulullah’ın yanına koştu ve devenin rahmini kaldırıp uzak bir yere attı. Resulullah (s.a.a) secdeden kalkıp namazını bitirdikten sonra o insanlara beddua etti.[24]

Fatıma (a.s) bu küçük yaşlarında bu çeşit hadiseleri görüp babasının yardımına koşuyor ve babası için adeta annelik yapıyordu. İşte bundan dolayı Resulullah (s.a.a) ona, “Ümm-ü Ebîha” (babasının annesi) lakabını vermiştir. Rivayetlerde nakledildiğine göre; “Resulullah (s.a.a) Fatıma’nın yüzünü öpmedikçe uyumuyordu.” [25]

Ev İşlerine Bakması

İslam’ın en büyük şahsiyetinin yegane kızı Hz. Fatıma (a.s) iş yapmaktan utanmıyordu, eve bakmanın ağır sorumluluğundan kaçmıyordu. Ev işlerinde o kadar zahmet çekiyordu ki, Hz. Ali (a.s) kendisine acıyor ve hizmetlerini takdir ediyordu.

Hz. Ali (a.s) bir gün ashaptan birine şöyle buyurdu:

“Kendim ile Fatıma’nın durumunu sana anlatmamı istiyor musun? Fatıma o kadar evime su getirdi ki, bedeninde kırba iz bıraktı; o kadar el değirmeniyle buğday öğüttü ki, elleri nasır bağladı; o kadar evde temizlik yaptı, evi süpürdü ki, elbiseleri bozardı; o kadar kazanın altında ateş yaktı ki, elbiseleri kararmaya başladı. Bu yüzden Fatıma’ya; “Peygamber’in huzuruna gidip hadiseyi beyan edecek olursan ev işlerinde sana yardımda bulunacak bir hizmetçi verir” dedim.

Bunun üzerine Fatıma Resulullah’ın huzuruna gitti; Hazretin bir grup sahabeyle sohbet ettiğini görünce ihtiyacını izhar etmekten utanıp bir şey söylemeksizin geri döndü. Resulullah (s.a.a) Fatıma’nın bir hacetten dolayı geldiğini anlamıştı. İşte bundan dolayı o günün sabahı evimize teşrif buyurdular, selam verdiler, biz de cevap verdik. Eve girip yanımızda oturarak şöyle buyurdular:

“Fatımacığım, dün gece ne maksatla bizim eve geldin?” Fatıma hacetini arz etmekten utandı. Bu sırada ben şöyle dedim: “Ya Resulellah! Fatıma eve o kadar su taşımış ki, kırbanın başı göğsünde iz bırakmış, o kadar el değirmeni çevirmiş ki, elleri nasır bağlamış... Bu durumu görünce ona; “Eğer babanın yanına gidip bir hizmetçi istemiş olursan seni bu durumdan kurtarır” dedim.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: “Fatımacığım, hizmetçiden daha hayırlı bir ameli sana öğreteyim mi? Her gün otuz üç defa “Subhanellah”, otuz üç defa “El-hamd’u lillah” ve otuz dört defa da “Allah-u Ekber”[26] zikrini söyle; bu zikir yüz defadan fazla değildir; fakat bunun amel defterinde bin sevabı vardır. Fatımacığım, eğer bunu her gün sabahleyin söylersen, Allah Teala dünya ve ahiret işlerinde sana kifayet eder (yeter)”

Fatıma (a.s), babasının cevabında üç defa şöyle dedi: “Allah ve Resulünden razı oldum.” [27]

Evet, Hz. Fatıma (a.s), Hz. Peygamber (s.a.a) gibi saygın ve büyük şahsiyete sahip bir babası ve Arap kahramanlarının burnunu yere süren Hz. Ali gibi bir kahramanın eşi olmasına rağmen evde bir hizmetçi gibi çalışmaktan arlanmıyordu. Hz. Fatıma (a.s) da en iyi bir şekilde geçinebilirdi. Ama Ehl-i Beyt ailesinden bunu beklemek yanlıştır. Çünkü onlar Allah’ın rızasını hiçbir şeyle değişmez ve çalışmayı ibadet bilirlerdi.

Kocasına Hizmeti

Hz. Fatıma (a.s) kadının cihadının, kocasına iyi eş olması[28] olduğunu ve evin, erkeğin dinlenme ve huzur yeri olduğunu çok iyi biliyordu. Bundan dolayı Hz. Ali (a.s), savaş alanından yorgun argın eve döndüğünde onu karşılayıp yaralarını pansuman ediyor ve savaşla ilgili haberleri ondan öğreniyordu. Kocasını daima teşvik ve tahsin ediyordu, onun cesaret ve fedakarlığını övüyordu. Bu vesileyle kalbini hoşnut ediyor, yorgun ve yaralı olan bedenini rahatlatıyordu.

Hz. Ali (a.s) bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Eve gelip Fatıma’ya baktığımda bütün gam ve üzüntülerim yok oluyordu.” [29]

Hz. Fatıma (a.s) kesinlikle Hz. Ali (a.s)’ın müsaadesi olmaksızın evden dışarı çıkmıyor ve hiçbir zaman onu öfkelendirmiyordu. Çünkü İslam’ın şöyle buyurduğunu biliyordu: “Allah Teala, kocasını öfkelendiren her kadının oruç ve namazını, kocasını kendisinden razı etmedikçe kabul etmez.”[30]

Hz. Fatıma (a.s) hayatı boyunca, kesinlikle yalan söylemez, hıyanet etmez ve hiçbir zaman Hz. Ali’nin emrinden çıkmazdı. Yine Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “And olsun Allah’a ki ben, kesinlikle Fatıma’yı öfkelendirecek bir iş yapmadım, Fatıma da hiçbir zaman beni öfkelendirmedi.” [31]

İşte Hz. Ali (a.s), evin dahili durumundan tamamıyla rahat ve huzurlu olduğundan dolayı onca muvaffakiyet ve fetihler elde etmiştir.

Çocuk Eğitmesi

Hz. Fatıma (a.s)’ın çok önemli ve ağır vazifelerinden biri de çocuğa bakma ve onları eğitme meselesi idi. Hz. Fatıma (a.s) beş çocuk sahibi olmuştur, onların isimleri şöyledir: Hasan, Hüseyin, Zeynep, Ümmü Gülüsüm ve Muhsin. Beşinci evladı olan Muhsin, henüz dünyaya gelmeden anne karnında öldürülmüştür.

Hz. Fatıma (a.s)’ın kendisi vahiy evinde eğitilmişti, İslamî terbiye ve eğitimden habersiz ve gafil birisi değildi. Anne sütü ve annenin çocuğunu öpmesinden tut, bütün hareket, amel ve sözlerine kadar hepsinin çocuğun hassas ruhunda eser bıraktığının bilincinde idi. Hz. Fatıma çocuklarıyla oynarken de onlara şecaat, hakkı savunmak ve Allah’a perestiş etme dersi veriyordu. Örneğin İmam Hasan’la oynarken şöyle buyuruyordu:

Babama benze ya Hasan

Hakkın boynundan yuları çıkar

İhsan sahibi Allah’a ibadet et

Kinli ve öfkeli kimseyi sevme[32]

İşte bu eğitimler neticesinde, dini savunmak, zalimlere karşı mücadele vermek yolunda can ve mallarından geçerek zulüm saraylarını sarsan evlatlar yetiştirdi.

Hz. Fatıma, İmam Hasan gibi İslam’ın hassas durumunda, İslam’ın menfaatlerini korumak, esasi bir inkılaba zemin hazırlamak için canını dişine takıp susabilecek ve İmam Hüseyin gibi Kerbela vakıasında can, evlat ve malından geçerek İslam’ı diriltebilecek, Zeynep ve Ümmü Gülüsüm gibi ateşli hutbe ve konuşmalar yaparak Beni Ümeyye’nin zulüm ve sitem rejimini rüsva ve rezil edecek evlatlar terbiye etti.

Faziletleri

Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Dünya kadınlarının en üstünü dört kişidir: “İmran’ın kızı Meryem, Muhammed’in kızı Fatıma, Huveyled’in kızı Hatice ve Firavun’un hanımı Asiye.” [33]

Yine Peygamber (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Fatıma, cennet kadınlarının en üstünlerindendir.” [34]

Resulullah (s.a.a), Fatıma (a.s)’a şöyle buyurdular:

“Allah Teala senin gazabınla gazap eder, senin hoşnutluğunla da hoşnut olur.” [35]

İmam Sadık (a.s) da buyurmuştur ki:

“Fatıma (a.s), Allah katında dokuz isimle çağrılır: “Fatıma, Siddika, Mübareke, Tahire, Zekiyye, Raziye, Merziyye, Muhaddese, Zehra.” Fatıma denilmesinin sebebi, şer ve kötülüklerden masum ve mahfuz olduğu içindir. Eğer Ali (a.s) olmasaydı, Fatıma için layık bir eş bulunmazdı.” [36]

Yine Hz. Peygamber (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Fatıma bedenimin bir parçasıdır; ona eziyet bana eziyettir, onun hoşnutluğu benim hoşnutluğumdur.” [37]

İbn-i Abbas şöyle diyor: Bir gün Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (aleyhim’is- selam) Peygamber (s.a.a)’in yanındayken Hazret şöyle buyurdular:

“Allah’ım, biliyorsun ki bunlar benim Ehl-i Beytim ve (nezdimde) insanların en değerlilerdirler. Onların dostlarıyla dost, düşmanlarıyla düşman ol; onlara yardım edene yardım et; onları bütün kötülüklerden münezzeh kıl; onları bütün günahlardan koru ve Ruh’ul- Kudüs vasıtasıyla onları teyit et.”

Daha sonra buyurdular ki:

“Ya Ali! Sen ümmetin İmamı ve benim vasimsin. Müminleri cennete doğru hidayet edeceksin. Kızım Fatıma’nın kıyamet günü nurdan olan bir bineğe bindiğini, sağ tarafında yetmiş bin melek, sol tarafında yetmiş bin melek ve arkasında yetmiş bin melek olduğu halde hareket ettiğini ve ümmetimin mümin kadınlarını cennete götürdüğünü görür gibiyim. Beş vakit namazlarını kılan, Ramazan ayında oruç tutan, Allah’ın evini ziyaret eden, malının zekatını veren, kocasına itaat eden ve Ali’yi seven her kadın, Fatıma’nın şefaati vasıtasıyla cennete girecektir. Fatıma dünya kadınlarının en üstünüdür.”

Ya Resulellah! Fatıma sadece kendi asrının mı en üstünüdür? dediklerinde Hazret şöyle buyurdular: “Kendi asrının üstünü olan Meryem’dir. Kızım Fatıma, geçmiş ve gelecekteki bütün kadınların en üstünüdür...” [38]

Mübahele Olayına Katılması

 Hz. Fatıma (a.s) mübahele olayında hazır bulunan beş kişiden biridir. Hicretin onuncu yılında Necran Hıristiyanlarından bir grup kimseler, tartışma ve tahkik yapma kastıyla Resulullah (s.a.a)’in huzuruna vardılar. Hz. İsa’nın yaratılış niteliği gibi çeşitli meseleler söz konusu edildi. Resulullah (s.a.a) onlara Âl-i İmran suresinin ilk ayetlerinden bir kaçını tilavet etti. Konuşma inada vardı, bu esnada şu ayet nazil oldu:

“Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle çekişip-tartışmalara girişirlerse de ki; gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah’ın lanetini yalan söylemekte olanların üstüne kılalım.”[39]

Resulullah (s.a.a) Allah Teala’nın emri gereğince, Necran Hıristiyanlarını mübaheleye (karşılıklı beddua etmeye ) davet etti, fakat onlar bu işin yarına ertelenmesini önerdiler.

Ertesi gün Necran Hıristiyanları vaat edilen yere geldiler. Bu sırada Hz. Peygamber’in, bir genç, bir kadın ve iki çocukla birlikte vaat edilen yere doğru geldiğini gördüler... Nihayet İlahî azabın korkusundan dolayı mübaheleden vazgeçip Resulullah’ın huzuruna giderek müsalaha (sulh ve anlaşma) yapmalarını rica ettiler, bu ricaları Resulullah’ın tarafından kabul edildi...[40]

Mübahele olayı meşhur bir olaydır. Mezkur ayetler de bu olay hakkında nazil olmuştur. Resulullah (s.a.a)’in Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’den başka kimseyi mübahele için götürmediği hususunda Şia ve Ehl-i Sünnet alimleri görüş ittifakı içerisindeler. İşte bu mesele Hz. Fatıma, eşi Hz. Ali ve evlatları Hasan ve Hüseyin için büyük bir fazilettir.

İman ve İbadeti

Resulullah (s.a.a), Fatıma (a.s) hakkında şöyle buyuruyordu:

“Allah-u Teala, kızım Fatıma’nın kalp ve azalarını, imanla öyle doldurmuştur ki, Allah’ın itaati için kendisini bütün meşguliyetlerden uzak tutmaktadır.” [41]

İmam Hasan (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Dünyada annem Fatıma’dan daha abide bir kimse yoktu. Allah’a ibadet etmede o kadar ayak üstü dururdu ki, ayakları şişerdi.” [42]

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyordu:

“Kızım Fatıma alemdeki kadınların en üstünüdür, bedenimin bir parçasıdır, gözümüz nurudur, kalbimin meyvesidir, bedenimdeki ruhumdur, insan şeklinde bir huridir. İbadet mihrabında ayağa kalktığında yıldızlar yeryüzündekilere nur saçtığı gibi onun nuru da gökteki meleklere nur saçmaktadır. Allah (c.c) meleklerine şöyle buyuruyor: “Ey meleklerim, cariyelerimin en üstünü olan cariyem Fatıma’ya bakın, (bakın görün) nasıl karşımda namaz için ayağa kalkmıştır, benim korkumdan bedeninin azaları titriyor, kalbiyle bana ibadete yönelmiştir. Ey melekler şahit olun ki ben, Fatıma’nın şiilerini cehennem ateşinden amanda kıldım.” [43]

Bağış ve Cömertliği

Cabir bin Abdullah-i Ensarî şöyle diyor:

Bir gün ikindi namazını Hz. Peygamber’le birlikte kıldık. Aniden eski bir elbise giymiş olan yaşlı ve güçsüz bir adam Resulullah (s.a.a)’in huzuruna geldi. Resulullah (s.a.a) ona dönüp halini sordu. Cevaben şöyle dedi: “Ya Resulellah, acım beni doyur, çıplağım bana bir elbise ver, fakirim bana bir şey bağışla.”

Resulullah (s.a.a) buyurdular ki: “Benim şimdi sana verecek bir şeyim yoktur. Ama bir hayra kılavuzluk yapan, o işi yapan kimse gibidir. Öyle bir kimsenin evine git ki, Allah ve Resulünü sevir, Allah ve Resulü de onu sevir ve Allah’ı kendisine tercih edir. Git kızım Fatıma’nın evine, umarım sana yardımda bulunur.”

Resulullah (s.a.a) daha sonra Bilal’a şöyle buyurdu: “Ya Bilal! Kalk bu güçsüz kişiye Fatıma’nın evini göster.”

A’rabi kişi Bilal’la birlikte Hz. Fatıma’nın evine gittiler, eve vardıklarında ihtiyar adam yüksek sesle şöyle dedi: “Ey nübüvvet ailesi ve meleklerin nazil olduğu merkez, selamun aleykum” Hz. Fatıma (a.s) cevaben: “Aleyk’es selam, sen kimsin?” diye buyurdu. Fakir adam şöyle dedi: “Ben fakir birisiyim, babanın huzuruna gittim beni size gönderdi. Ey Peygamber’in kızı, açım beni doyurun, çıplağım beni örtün (bana bir giysi verin), fakirim bana bir şey bağışlayın.”

Hz. Fatıma (a.s) evinde yiyecek bir şey olmadığından, Hasan ve Hüseyin’in üzerinde yattıkları bir koyun postunu o fakir adama verdi, fakir adam şöyle dedi: “Ey Muhammed’in kızı, ben açlıktan sana şikayet ettim, sen ise bir koyun postunu bana verdin, aç olduğum halde onu ne yapacağım!”

Hz. Fatıma (a.s) bunu duyunca, amcası kızının ona hediye etmiş olduğu gerdanlığı o adama bağışlayarak şöyle buyurdu: “Al bunu sat ve kendi ihtiyacını karşıla, umulur ki Allah ondan daha hayırlısını sana verir.”

Fakir adam onu alıp Hz. Peygamber’in huzuruna gitti ve macerayı O’na anlattı. Peygamber (s.a.a) duygulanıp ağladı ve şöyle buyurdu: “Gerdanlığı sat, umulur ki Allah Teala kızımın bağışı bereketiyle sana bir genişlik verir.”

Bu gerdanlık çok bereketli oldu. Onunla bir köle özgürlüğe kavuştu, bir aç doydu, bir fakir müstağni oldu ve tekrar sahibine geri döndü.[44] Hikayesi çok uzun olduğundan dolayı biz onun özetini naklettik.

Kadir Gecesine Önem Vermesi

Hz. Ali (a.s) buyurmuştur ki:

“Fatıma (a.s) kadir gecesinde ev halkından hiç kimsenin yatmasına müsaade etmezdi; az yemek vermekle onların yatmamasını sağlıyor, kendisi de bu gecenin ihyası için hazırlanıyordu ve buyuruyordu ki: “Mahrum, bu gecenin bereketlerinden mahrum kalan kimsedir.”[45]

Duanın İsticabet Vaktini Gözetmesi

Hz. Fatıma (a.s) buyurmuştur ki:

“Ben, Resulullah (s.a.a)’den şöyle buyurduğunu duydum: “Cuma günü öyle bir saat vardır ki, kim onu gözetler de o anda Allah’tan hayır dilerse, Allah-u Teala istediği şeyi ona bağışlar... O vakit, güneşin yarısının battığı andır.”

Hz. Fatıma (a.s) hizmetçisine şöyle buyuruyordu: “Git tepenin üzerine çık, güneşin yarısının battığını gördüğünde dua etmem için bana haber ver.”[46]

Topraktan Olan Tesbihi

İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

“Resulullah (s.a.a)’in kızı Fatıma (a.s)’ın tesbihi, tekbirler (34) sayısınca düğümlenen bir yün ipinden ibaretti. Hz. Fatıma (a.s), Hz. Hamza şehit oluncaya dek bu ipi elinde döndürerek tekbir ve tesbih diyordu. Hz. Hamza şehit olduktan sonra onun kabrinin toprağından bir tesbih yaptı. Artık ondan sonra tespih yapmak halk arasında yaygınlaştı.”[47]

Doğruluk ve Sadakati

Aişe diyor ki:

“Fatıma’dan -babası hariç- daha doğru konuşan ve daha sadakatli olan bir kimse görmedim.”[48]

Resulullah (s.a.a)’e Benzerliği

Aişe diyor ki:

“Vakar, hal-hareket, davranış ve oturup kalkma açısından Fatıma kadar Resulullah’a daha çok benzeyen bir kimse görmedim.”[49]

Meleklerin O’nunla Konuşması

İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

“Hz. Fatıma (a.s)’ın “Muhaddese” lakabıyla adlanmasının sebebi şudur ki, meleklerin gökten inip İmran kızı Meryem’i çağırdıkları gibi onu çağırarak şöyle derlerdi:

“Ey Fatıma! Allah Teala seni seçmiş, seni arındırmış ve seni bütün kadınlardan üstün kılmıştır. Ya Fatıma! Rabbine ibadet ve itaat et; O’na secde et ve rüku edenlerle beraber rüku et.”

O, meleklerle konuşuyor ve melekler de onunla konuşuyorlardı.”[50]

Çok Ağlayanlardan Biri Olması

İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

“Çok ağlayanlar beş kişidir: Adem, Yakub, Yusuf, Fatıma ve İmam Zeyn’ul-Abidin (aleyhim’us- selam)...

Hz. Fatıma’ya gelince; o, Resulullah (s.a.a)’in ölümünden dolayı O’na o kadar ağladı ki, Medine halkı onun ağlamasından rahatsız olarak: “Çok ağlamanla bizi rahatsız ediyorsun” demeye başladılar. Fatıma (a.s) onların bu sözlerinden dolayı Uhud şehitlerinin mezarlarına doğru gidip orada istediği kadar ağlayıp sonra evine dönüyordu.”[51]

Masumiyeti

 Şia alimleri, peygamberleri ve on iki İmam’ı masum bildiği gibi Hz. Fatıma’yı da her çeşit günah ve isyandan masum bilmektedir. Bunun ispatı için bir kaç delille istidlalde bulunmuşlardır. Onlardan biri şu ayettir:

“Ancak Allah, her çeşit çirkinlik ve pisliği siz Ehl-i Beyt’ten gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.” [52]

Şia ve Ehl-i Sünnet tarafından nakledilen çok sayıda hadisler, mezkur ayetin hz. Peygamber, hz. Ali, hz. Fatıma, hz. Hasan ve hz. Hüseyin hakkında nazil olduğunu ifade etmekteler.

Ömer bin Ebu Seleme şöyle diyor: Mezkur ayet, Ümmü Seleme’nin evinde nazil oldu. Sonra Peygamber (s.a.a) Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i kendi yanına çağırarak elbisesini onların üzerine atıp şöyle buyurdu: “Allah’ım, bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir, her çeşit pislik ve çirkinliği onlardan gider ve onları tertemiz kıl.”

Ümmü Seleme: “Ya Resulellah, ben de onlardan mıyım?” dediğinde Resulullah (s.a.a); “Sen de hayır üzeresin” buyurdular.[53]

Resulullah (s.a.a), Ehl-i Beyt’i tanıtması ve mevzuu tespit etmesi için altı ay, bir rivayete göre yedi ay, diğer bir rivayete göre de sekiz ay boyunca sabah vakitleri, sabah namazına gittiğinde Fatıma (a.s)’ın evinin önüne gelerek, her türlü su-i istifadenin ve sonradan ben de Ehl-i Beyt’tenim diye iddia edebilecek herkesin önünü alması için mezkur ayeti okuyordu.[54]

Siyasi Mücadelesi

Hz. Ali ve Fatıma (a.s), Resulullah (s.a.a)’in tekfin ve tedfin işlerini bitirdikten sonra, olup bitmiş bir işle karşılaştılar. Ebu Bekir hilafete tayin edilmiş ve Müslümanlardan bir grup da ona biat etmişti.

Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın bu durum karşısındaki yaptıkları ilk iş çağrıydı. Şöyle ki Hasan ve Hüseyin’in elinden tutarak Medine’nin ileri gelen kişilerinin evlerine gidip onları yardıma çağırdılar, Peygamber (s.a.a)’in tavsiyelerini onlara anlattılar.[55]

Hz. Fatıma (a.s) şöyle buyuruyordu: “Ey insanlar! Acaba babam Hz. Ali’yi hilafete tayin etmedi mi? Onun fedakarlıklarını unuttunuz mu? Babam; “Aranızda iki emanet bırakıyorum, onlara sarıldığınız müddetçe asla sapmazsınız; biri Allah’ın kitabı, diğeri ise Ehl-i Beyt’imdir” diye buyurmadı mı? Bizi yalnız bırakmanız, yardımınızı bizden esirgemeniz sizlere yakışır mı hiç?!”

Hz. Ali ve Hz. Fatıma (a.s) bundan netice almayınca menfi mücadeleyi başlatmaya karar verdiler. Bir kaç gün böyle geçti. Bir gün Ömer, Ebu Bekir’e; “Ali ve yakınlarının dışında herkes sana biat etti, onlar biat etmezlerse, senin hükümetin sağlam bir temele oturmuş sayılmaz. Ali’yi çağır, onu biat etmeye zorla” dedi. Ebu Bekir, Ömer’in sözünü beğendi; bunun üzerine Konfoz’a şöyle dedi: “Git Ali’ye de ki; Resulullah’ın halifesi! biat etmen için mescide gelmeni istiyor!”

Konfoz, bir kaç defa Hz. Ali (a.s)’ın yanına gittiyse de Hz. Ali (a.s) Ebu Bekir’in yanına gitmekten imtina etti. Ömer çok sinirlendi, Halid bin Velid, Konfoz ve diğerlerini yanına alarak Hz. Fatıma’nın evine doğru gitti. Kapıyı çaldı ve; “Ya Ali! Kapıyı aç” diye bağırdı.

Hz. Fatıma (a.s) çok rahatsız olduğu halde kapının arkasına gelerek; “Ey Ömer! Bizimle işin olmasın. Bırak kendi işimizle uğraşalım” dedi.

Ömer; “Kapıyı aç! Yoksa evi yakarım!!” dedi.[56]

Fatıma (a.s); “Ey Ömer! Allah’tan korkmuyor musun? İzinsiz olarak evime mi girmek istiyorsun?!” dedi.

Hz. Fatıma (a.s) her ne ettiyse Ömer’i kararından caydıramadı. Bilakis, Ömer, kapıyı açmadıklarını görünce; “Odun getirin de kapıyı yakayım!” dedi.[57]

Nihayet kapı açıldı, Ömer içeri girmek istedi. Hz. Fatıma (a.s) tehlikenin yakın olduğunu görünce erkekçe Ömer’in karşısında durdu. Halk gaflet uykusundan uyanır ve Ali’yi savunurlar diye ağlayıp feryat etmeye başladı.

Hz. Fatıma’nın ağlayıp yardım talebinde bulunması, o taş yürekli insanlara hiç tesir etmedi. Hatta kınında olan kılıçla kaburgasına bile vurdular ve kamçıyla da kolunu morarttılar![58]

Sonuçta Hz. Ali’yi tutup mescide götürmek istediler. Hz. Fatıma (a.s), Hz. Ali’nin tehlikede olduğunu görünce ileri atılarak sıkıca Ali’nin elbisesine yapıştı ve “Kocamı götüremezsiniz” diye bağırdı. Konfoz, Hz. Fatıma’nın, Ali’nin elbisesini bırakmayacağını görünce kamçıyla onun nazenin koluna o kadar vurdu ki, pazısı feci bir şekilde şişti!

Fatıma (a.s), halkın izdihamı neticesinde kapı ile duvar arasında öyle bir sıkıştı ki, kaburga kemikleri kırıldı ve rahminde olan çocuk da sıkt oldu![59]

Kendine geldiğinde baktı ki, Ali’yi mescide doğru götürmüşler. Durmak câiz değildi, Ali’nin canı tehlikedeydi, onu savunması gerekirdi. Tüm yorgunluğuna rağmen kaburgası kırılmış olduğu halde evden dışarı çıktı ve Beni Haşim kadınlarından bir grupla birlikte mescide gitti. Ali’yi tuttuklarını görünce halka yüz çevirerek; “Amcam oğlunu serbest bırakın, yoksa Allah’a and olsun ki, saçlarımı dağıtır, Peygamber’in gömleğini başımın üzerine atar, sizi Allah’a şikayet ederim!” diye seslendi.

Sonra yüzünü Ebu Bekir’e çevirerek şöyle dedi: “Kocamı öldürüp çocuklarımı yetim bırakmak mı istiyorsun? Onu bırakmazsan saçlarımı dağıtır ve babamın kabrinin üstünde Allah’ı imdada çağırırım!”

Bu sözü söyledikten sonra Hasan ve Hüseyin’nin ellerinden tutarak Resulullah (s.a.a)’in kabrine doğru hareket etti... Nihayet Hz. Ali (a.s) durumun çok tehlikeli olduğunu görünce, Selman’a, gidip Fatıma’yı bu işten vazgeçirmesini söyledi... Fatıma (a.s) Hz. Ali’nin emrini duyunca; “O Emrettiği için itaat ediyorum ve sabredeceğim” dedi.[60]

Geceleyin Defnedilmesi

Hz. Fatıma (a.s), mücadelesinin kıyamete kadar sürmesi için Hz. Ali’ye şöyle vasiyet etti: “Beni geceleyin kefenle ve gizli olarak toprağa ver. Kaburga kemiklerimi kıran, çocuğumun düşmesine sebep olan ve malıma el koyan kimselerin cenazemin başında durmalarını istemem; kabrim de bilinmesin!”

Hz. Ali de Fatıma (a.s)’ın vasiyeti üzerine onu geceleyin defnedip kabrini yerle bir etti. Kabri tanınmamasın diye de kırk tane sembolik kabir yaptı![61]

Vefat Tarihi

Hz. Fatıma (a.s) babasından sonra bir kaç aydan fazla yaşamadı. Bu konuda görüş ihtilafı vardır. Hz. Fatıma (a.s) babasından sonra Kuleyni’nin naklettiğine göre 75 gün, İbn-i Şehraşub’un nakline göre 72 gün, Ebu’l Ferec’in nakline göre 3 ay, Allame Meclisi’nin rivayetlerine göre 40 gün veya 6 ay, İbn-i Cevzi’nin nakline göre 70 gün ve İmam Bakır (a.s)’dan naklolan bir rivayete göre de 95 gün yaşamıştır. Ama hicretin 11. yılında vefat etmiş olduğunda şüphe yoktur.

Hz. Fatıma’nın kaç yaşındayken vefat ettiğinde de ihtilaf vardır. 18, 28, 30 ve 35 yaşları olmak üzere beş görüş vardır.

Kabrinin nerede olduğuna gelince; o da ihtilaflıdır. Bazıları, Resulullah (s.a.a)’in ravza-i mutahharasında metfun olduğunu söylemişlerdir. Meclisi, İbn-i Babeveyh’den şöyle nakletmiştir: “Bana göre sahih olan, Fatıma (a.s)’ın kendi evinde defnedildiğidir. Beni Ümeyye, Mescid-i Nebevi’yi genişlettikten sonra Fatıma (a.s)’ın kabri mescidin içerisinde kaldı.”

Keşf’ul- Ğumme’nin müellifi de şöyle yazıyor: “Fatıma (a.s)’ın Bakî’de defnedildiği meşhurdur.” İbn-i Cevzi ise şöyle yazıyor: “Bazılarına göre Hz. Fatıma (a.s) Akil’in evinin yanında defnedilmiştir...”

 



HZ. FATIMA (A.S)'IN
SÖZLERİNDEN KIRK HADİS

 

En İyi Maslahatın İnmesi

1- “Kim halis ibadetini Allah’a doğru çıkarırsa, Allah Teala da en iyi maslahatını ona indirir.”[62]

Biz Ehl-i Beyt!

2- “Hamd edin O Allah’a ki, azamet ve nurundan dolayı göklerde ve yerde olanlar, O’na ulaşmak için vesile aramaktalar; biz (Resulullah’ın Ehl-i Beyt’i), Allah’ın yaratıkları arasında vesilesi, seçkin kulları, kutsiyetinin odakları, açık delilleri ve göndermiş olduğu peygamberlerin varisleriyiz.”[63]

Gerçek Mutlu

3- “Gerçek mutlu, Ali’yi hayatında ve ölümünden sonra seven kimsedir.”[64]

Güler Yüzlülük

4- “Müminin güler yüzlü olması, onu cennete götürür. İnatçı düşmanın güler yüzlü olması ise onu cehennem ateşinden korur[65]

En İyiniz...

5- “Sizin en iyiniz, büyüğüne karşı daha yumuşak davrananınız ve hanımlarına daha şefkatli ve bağışlayıcı olanınızdır.”[66]

Kadınlar İçin Daha Hayırlı Olan

6- “Kadınlar için daha hayırlı olan; erkekleri görmemeleri, erkeklerin de onları görmemeleridir.”[67]

Kadının Rabbine En yakın Olduğu An!

7- Resulullah (s.a.a) ashabından; “Kadın nedir?” diye sordu. Ashap; Kadın, avrattır (örtülmesi gereken bir uzuv ve namustur) dediler. Resulullah; “Ne zaman Rabbine daha yakın olur?” buyurduğunda artık cevabını bilemediler. Fatıma (a.s) bunu duyduğunda şöyle dedi: “Kadının Rabbine en yakın olduğu zaman, evinin içinde olduğu zamandır.” Bu sırada Resulullah (s.a.a); “Fatıma bedenimin bir parçasıdır.” buyurdular.[68]

Annenin Hizmetinde Olmanın Değeri

8- “Sürekli annenin hizmetinde ol. Çünkü cennet onun ayakları altındadır.”[69]

Dünyadan Üç Şeyin Sevimli Olması

9- “Dünyanızdan üç şey benim için sevimlidir: Allah’ın Kitabını (Kur’an’ı) okumak, Resulullah (s.a.a)’in yüzüne bakmak ve Allah yolunda infak etmek.”[70]

Oruç Tutmanın Dikkat Edilmesi Gereken Şeyler

10- “Oruç tutan, dilini, kulağını, gözünü ve diğer organlarını haramdan korumazsa, o tuttuğu oruç ne derdine değer ki!”[71]

Sofra Adabı

11- Sofranın, her Müslüman’ın bilmesi gereken on iki adabı vardır. Bunlardan dördü farz, dördü müstehap, dördü de edeptendir.

Farz (gerekli) olanlar şunlardır: Nimetin asıl sahibini tanımak, vermiş olduğu nimete razı olmak, yemekten önce onu anmak (bismillah demek), yemeğin sonunda O’na şükretmek.

Müstehap olanlar da şunlardır: Yemekten önce abdest almak, sol taraf üzerine oturmak, (oturarak yemek), üç parmakla yemek.

Edepten olanlar da şunlardır: Önünde olandan almak, lokmaları küçük tutmak, yemeği iyi çiğnemek, yemekte başkalarının yüzüne az bakmak.”[72]

Önce Komşu!

12- İmam Hasan (a.s) annesi hakkında şöyle demiştir:

“Annem Fatıma’nın bir Cuma gecesi, kendi mihrabında sabaha kadar rüku ve secde (ibadet) halinde olduğunu, mümin erkek ve kadınların isimlerini anarak onlara çok dua ettiğini, fakat kendisi hakkında hiç dua etmediğini gördüm. Bunun üzerine anneme; “Anne! Neden başkaları hakkında dua ettiğin gibi kendi hakkında dua etmiyorsun?” dedim. Şöyle cevap verdiler: “Yavrum! Önce komşu, sonra insanın kendisi.”[73]

Soruyu Yanıtlamanın Mükafatı

13- Bir kadın Hz. Fatıma (a.s)’ın huzuruna gelip; “Benim zayıf bir annem vardır, namazda bilmediği bir şeyle karşılaşmış, cevabını öğrenmem için beni size gönderdi.” dedi. Hz. Fatıma (a.s) onun sorusunu cevaplandırdı. O, ikinci bir soru sordu. Hz. Fatıma onu da cevaplandırdı. Sonra bir soru daha sordu; böylece on soru sordu ve cevaplarını aldı. Sonra çok soru sorduğundan: “Size fazla zahmet vermiş olmayayım ey Allah Resulünün kızı” dedi.

Hz. Fatıma (a.s); “Sormak istediğin ne varsa sıkılmadan sor. Acaba ağır bir yükü bir gün boyunca damın üzerine çıkarmak için bin dinar ücret alan adama, yapacağı iş zor gelir mi?” diye sordu. Kadın; “Hayır, gelmez” dedi. Hz. Fatıma (a.s) şöyle devam etti: “Ben senin her sorunu yanıtlamama karşılık, yerle arşın arasını dolduracak inciden daha fazla bir mükafatla mükafatlandırılacağım. Bu nedenle bu iş bana asla zor gelmemelidir.”[74]

Allah’ım...

14- “Allah’ım, beni verdiğin rızka kanaatkar eyle, ayıplarımı ört, yaşattığın sürece afiyet ver bana, canımı aldığında bağışla beni, bana rahmeyle. Allah’ım, bana mukadder kılmadığın şeyi elde etmek için beni yorma (uğraştırma) beni; mukadder kıldığın şeye ulaşılmayı bana kolaylaştır.

Allah’ım, benim için baba-anamı ve üzerimde hakkı olan herkesi en iyi mükafatınla mükafatlandır. Allah’ım, bütün vakit ve çabamı yarattığın gaye doğrultusunda sarf etmemi sağla, vereceğini üstlendiğin şeyi elde etmek için çaba sarf etmekle meşgul etme beni, mağfiret diliyorum senden, (öyleyse) beni cezalandırma, senden istiyorum (öyleyse) beni mahrum bırakma.

Allah’ım, nefsimi bana küçük göster; kendi makamını benim nazarımda büyült; itaatini, senin rızanı kazandıracak şeyleri yapmayı ve seni gazaplandıracak şeylerden uzak durmayı ilham eyle bana; ey merhametlilerin en merhametlisi!”[75]

Baba Evinden Göçmekle Kabir Evine Göçmeyi Hatırlaması

15- İmam Ali (a.s) evlendiği gece Hz. Fatıma (a.s)’ı üzgün görünce; “Neden rahatsızsın?” diye sordu. Hz. Fatıma (a.s) şöyle cevap verdi: “Ömrümün tükendiği ve kabir evine konulacağım zamanı hatırladım. Babamın evinden bu eve göçmem, buradan kabir evine göçeceğimi hatırlattı bana. Allah aşkına gel de bu gece namaza durup birlikte Allah’a ibadet edelim...”[76]

Kocasını Zorluğa Düşürmekten Kaçınması

16- Bir gün Hz. Ali (a.s) sabahleyin; “Ya Fatıma! Yanında bana kahvaltı verecek bir şey var mıdır?” diye sordu. Hz. Fatıma (a.s) cevaben şöyle dedi: “Hayır! Babamı peygamberlik, seni de vasilikle üstün kılan Allah’a and olsun ki, yanımda sana kahvaltı verecek bir şey yoktur; iki gündür ki yanımda, seni kendime ve iki oğlum Hasan ve Hüseyin’e tercih ettiğim şeyden başka bir şey yoktur.” Hz. Ali (a.s) Fatıma’nın aç kaldığını öğrenince; “Ya Fatıma! Size bir şey bulmam için neden bu durumu bana bildirmedin?” dedi. Hz. Fatıma (a.s) da cevaben şöyle dedi: “Ya Ebe’l- Hasan! Gücünün dışında olan bir şeyi senden isteyerek seni zorluğa düşürebilirim diye Rabbimden utandım.”[77]

Şia Olmanın Şartları

17- Bir adam hanımına şöyle dedi: Resulullah (s.a.a)’in kızı Hz. Fatıma (a.s)’ın yanına giderek ondan, benim onların şiilerinden olup olmadığımı sor. O kadın Hz. Fatıma’ın yanına giderek bu soruyu ondan sorduğunda Fatıma (a.s) şöyle buyurdu: “Ona de ki; eğer emrettiğimiz şeyi yerine getiriyor ve sakındırdığımız şeyden de sakınıyorsan, bizim şiilerimizdensin; aksi takdirde değilsin.”

Kadın geri dönüp aldığı cevabı kocasına iletince kocası şöyle dedi: “Ey vah! Kim günah ve hatadan ayrılıp-kurtulabilir ki! Öyleyse ben bu durumda sürekli cehennemde kalacağım; çünkü onların şialarından olmayan kimse ebedi cehennemde kalacaktır.” Kadın Hz. Fatıma (a.s)’ın yanına gelerek kocasının sözünü ona iletti. Bunun üzerine Fatıma (a.s) şöyle buyurdular:

“Ona de ki; durum düşündüğü gibi değildir. Şiilerimiz cennet ehlinin en iyilerindendirler. Bizi seven, dostlarımızı dost edinen, düşmanlarımızı kendine düşman bilen, kalbi ve diliyle de bize teslim olanlar, emir ve nehiylerimize muhalefet ettikleri takdirde şiilerimizden olamazlar. Elbette bununla birlikte bunlar da bela ve musibetlere duçar olmak veya herkesin toplanacağı kıyamet sahnesinde çeşitli zorluklara katlanmak veya cehennemin üst tabakasının azabını tatmakla günahlardan temizlendikten sonra, bize karşı duydukları sevgilerinden dolayı cehennemden kurtulacak ve cennette bizim yanımızda olacaklardır.[78]

Müminlerin Kendilerinden Onlara Daha Evla (Hak Sahibi) Olanlar

18- Sehl bin Sa’d el-Ensari şöyle diyor: Resulullah (s.a.a)’in kızı Fatıma (a.s)’dan İmamlar hakkında sorduğumda şöyle buyurdular: “Resulullah (s.a.a) Hz. Ali’ye buyurdular ki: ‘Ya Ali! Sen İmam ve benden sonra halifesin; sen müminlere onların kendilerinden daha evlasın (hak sahibisin); sen öldüğünde oğlun Hasan, müminlere onların kendilerinden daha evladır; Hasan öldüğünde oğlun Hüseyin, müminlere onların kendilerinden daha evladır; Hüseyin öldüğünde, oğlu Ali bin Hüseyin (Zeyn’ul- Abidin), müminlere onların kendilerinden daha evladır; Ali bin Hüseyin öldüğünde onun oğlu Muhammed (Bakır), müminlere onların kendilerinden daha evladır; Muhammed öldüğünde, oğlu Cafer (Sadık), müminlere onların kendilerinden daha evladır; Cafer öldüğünde, oğlu Musa (Kazım) müminlere onların kendilerinden daha evladır; Musa öldüğünde, oğlu Ali (Rıza), müminlere onların kendilerinden daha evladır; Ali öldüğünde, oğlu Muhammed (Taki), müminlere onların kendilerinden daha evladır; Muhammed öldüğünde, oğlu Ali (Naki), müminlere onların kendilerinden daha evladır; Ali öldüğünde, oğlu Hasan (Askeri), müminlere onların kendilerinden daha evladır; Hasan öldüğünde Kâim (kıyam edecek) olan Mehdi, müminlere onların kendilerinden daha evladır; Allah Teala onun vesilesiyle yeryüzünün doğu ve batısını fethedecektir. Onlar Hakkın İmamları ve Sıdkın (Peygamberin) dilleridirler; onlara yardım edenler yardım görecek, onları yalnız bırakanlar ise yardımcısız kalacaklardır.”[79]

Dört Şeyi Yapmadıkça Uyuma!

19- Hz. Fatıma (a.s) buyurmuştur ki:

 “Bir gün Resulullah (s.a.a), uyumak için yatağı sermiş olduğum halde yanıma geldi ve şöyle buyurdu: “Ey Fatıma, şu dört şeyi yapmadıkça uyuma: Kur’an’ı hatmetmek, Peygamberleri şefaatçi kılmak, müminleri razı etmek, Hac ve Umreyi yerine getirmek.” Resulullah (s.a.a) bunları buyurup namaza koyuldu, namazını bitirinceye kadar sabrettim. Sonra; “Ya Resulellah! Dört şey yapmayı bana emrettin, oysa onları şu halde yapmaya kadir değilim dedim. Resulullah (s.a.a) gülümseyerek şöyle buyurdular: “Kulhu vellah (İhlas) suresini üç defe okuduğunda Kur’an’ı hatmetmiş gibi olursun; bana ve benden önceki peygamberlere salavat getirdiğinde kıyamet günü senin şefaatçin oluruz; müminlere mağfiret dilediğinde hepsi senden razı olur; “Subhanellah velhamdu lillah vela ilahe illellah vellahu ekber” dediğinde ise Hac ve Umreyi yerine getirmiş (gibi) olursun.”[80]

Komşuyu İncitmek ve Çirkin Söz Söylemekten sakınmanın Gerekliliği

20- İbn-i Mes’ud şöyle diyor:

Bir adam Hz. Fatıma’nın yanına gelerek şöyle dedi: “Ey Resulullah’ın kızı! Acaba Resulullah (s.a.a) senin yanında bana göstereceğin bir hadis bırakmış mı?” Hz. Fatıma (a.s) onun bu sözü üzerine cariyesine; “Ey Cariye! Filan ipeği getir.” buyurdu. Cariye o ipeği arayıp bulamayınca Hz. Fatıma (sinirlenerek) şöyle buyurdu: “Yazıklar olsun sana, onu arayıp bulsana! Şüphesiz o, benim yanımda Hasan ve Hüseyin kadar değerlidir.”

Nihayet cariye onu süpürmüş olduğu çerçöp içerisinde buldu. O ipekte şöyle yazılmıştı: “Muhammed Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Komşusu, şerrinden emniyette olmayan kimse, müminlerden değildir; Allah’a ve ahiret gününe inanan, komşusuna eziyet etmemelidir; Allah’a ve kıyamet gününe inanan, hayır söz söylemeli veya susmalıdır. Allah Teala hayırlı, halim ve iffetli insanı sever; ama ağzı bozuk cimriyi ve ısrarcı dilenciyi sevmez. Şüphesiz, hayâ imandandır, imanlı da cennettedir; ağzı bozukluk çirkinliktendir, çirkin konuşan da ateştedir.”[81]

Azap Gören Kadınlar

21- Uzun bir hadiste, Resulullah (s.a.a) miraç gecesi ümmetinin kadınlarının çeşitli azaplara duçar olduğu nakledilmiştir. Resulullah (s.a.a) onların görmüş oldukları azabı anlattığında Hz. Fatıma (a.s) şöyle dedi: “Ey habibim, ey gözümün nuru! O kadınların amel ve hareketlerinin nasıl olduğunu ve Allah Teala’nın onları böyle cezalandırmasının sebebini bana açıklar mısın?”

Resulullah (s.a.a) cevaben şöyle buyurdular:

“...Saçıyla asılan kadına gelince; o kadın saçını erkeklerden kapatmıyordu. Diliyle asılan kadına gelince; o kadın kocasını incitiyordu. Döşlerinden asılan kadına gelince; o kadın kocasının yatağından kaçınıyordu. Ayaklarından asılan kadına gelince; o kadın kocasının izni olmaksızın evinden dışarı çıkıyordu. Bedeninin etini yiyen kadına gelince; o kadın bedenini halk için süslüyordu. Elleri ayaklarına bağlanan, yılan ve akreplerin kendisine musallat olduğu kadına gelince; o kadın necis bir şekilde necis elbiseyle abdest alıyordu, cenabet ve hayız guslü yapmaz, temizliğe riayet etmezdi ve namazı önemsemezdi. Kör, sağır ve lal olan kadına gelince; o kadın zinadan çocuk doğurup onu kocasına mal ediyordu. Bedeninin eti makasla kesilen kadına gelince; o kadın kendisini erkeklere sunuyordu. Yüzü ve bedeni yakılan ve bağırsaklarını yiyen kadına gelince; o kadın pezevenklik yapıyordu. Başı domuz başı, gövdesi de eşek gövdesi olan kadına gelince; o kadın söz taşıyan ve yalancı idi. Köpek şeklinde olan ve ateşin, altından girip ağzından çıkan kadına gelince; o kadın makyaj yapan (veya şarkı söyleyen), bağırarak ağlayan ve herkesi kıskanan idi.”

Daha sonra şöyle buyurdular: “Kocasını öfkelendiren kadına yazıklar olsun; kocası kendisinden razı olan kadına da ne mutlu!”[82]

Hz. Ali ve Şiaları

22- “Babam Resulullah (s.a.a), Ali’ye bakarak şöyle buyurdular: “Bu ve bunun şiaları cennettedirler.”[83]

Özür Yolu Bırakmayacak Bir Söz

23- “Babam Resulullah (s.a.a)’in, ölümüne yol açan hastalığında -evi ashabıyla dolu iken- şöyle buyurduğunu duydum: “Ey insanlar! Çok geçmeksizin sizin aranızdan ayrılacağım, size özür bırakmayacak bir söz söylüyorum: Bilin ki ben sizin aranızda yüce Rabbimin Kitabını ve itretim olan Ehl-i Beytimi emanet bırakıyorum.”

Sonra Ali’nin elini tutarak şöyle buyurdu:

“Bu Ali, Kur’an iledir, Kur’an da Ali ildedir; bunlar Kevser havuzunun başında yanıma gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklar. Ben kıyamet günü, benden sonra bunların hakkında nasıl davrandığınızı sizden soracağım.”[84]

Camiye Girerken Okunan Dua

24- “Babam Resulullah (s.a.a) camiye girişinde şöyle diyordu: “Allah’ın adıyla, Allah’ım, Muhammed’e salat eyle, günahımı bağışla, rahmetinin kaplarını yüzüme aç.”

Camiden çıktığında da şöyle diyordu: “Allah’ın adıyla, Allah’ım! Muhammed’e salat eyle, günahlarımı affet, lütuf ve bağış kapılarını yüzüme aç.”[85]

Cuma Günü Duanın Kabul Olduğu An

25- “Cuma günü öyle bir vakit vardır ki, Müslüman bir kul o vakitte Allah’tan bir hayır dilerse Allah Teala onu ona bağışlar; o vakit de, güneşin yarısının batmaya koyulduğu andır.”[86]

Namazda Gevşeklik Yapanın On Beş Belaya Uğraması

26- “Babam Resulullah (s.a.a)’den namazında gevşeklik yapan kadın ve erkekler hakkında soru sorduğumda şöyle buyurdular: “Kadın ve erkeklerden her kim namazında gevşeklik yaparsa, Allah Teala onu on beş belaya duçar eder: Allah Teala bereketi ömründen alır; bereketi rızkından kaldırır; salih insanların simasını onun yüzünden giderir; yaptığı her amele mükafat verilmez; duası göklere yükselmez (müstecap olmaz); salih insanların duasından nasibi olmaz; zelil olarak ölür; aç olarak ölür; susuz olarak can verir; öyle ki dünya nehirlerinin suyunu verseler, susuzluğu yine giderilmez; Allah Teala, bir meleği onu kabirde rahatsız etmesi için memur eder; kabri dar olur; kabri karanlık olur; Allah Teala (kıyamet günü) bir meleği, onu halkın gözleri önünde yüz üstü çekip sürümesi için görevlendirir; zor bir hesaba (sorgu suale) tabi tutulur; Allah Teala, (rahmet gözüyle) ona bakmaz; onu (günahlardan) arındırmaz ve onun için elemli bir azap olur.”[87]

Bu Ümmetin Babaları!

27- “Muhammed (s.a.a) ve Ali (a.s), bu ümmetin babalarıdırlar; onların eğriliklerini düzeltir, itaat ettiklerinde onları ebedi azaptan kurtarır, uyum sağladıklarında da onları daimi nimete kavuştururlar.”[88]

Ali’nin Kim Olduğunu Biliyor musun?

28- Hz. Ali (a.s)’ı kınayan bir cahile şöyle buyurdu:

“Ali’nin kim olduğunu biliyor musun? O rabbani bir İmam, nurla dolu bir vücut, efendilerin kutbu (efendisi), tertemiz ailenin oğlu, doğruyu konuşan, imamet dairesinin merkezi, Peygamber’in iki gülü ve cennet gençlerinin efendileri olan Hasan ve Hüseyin’in babasıdır.”[89]

Gadir-i Hum Olayının Kimseye Özür Yolu Bırakmaması

29- “Allah Teala, Gadir-i Hum olayından sonra hiç kimseye bir bahane ve özür yolu bırakmamıştır.”[90]

Hz. Ali’nin İmameti

30- Hz. Ali’nin imametini Peygamber’in sözleriyle kanıtlamak mümkün müdür? diyen birisine şöyle buyurdular:

“Hayret! Gadir-i Hum gününü unuttunuz mu? Resulullah’ın şöyle buyurduğunu duydum: Ali, aranızda kendimden sonra bıraktığım en hayırlı kimsedir; Ali benden sonra İmam ve halifedir. Daha sonra iki oğlum Hasan ve Hüseyin ve Hüseyin’in neslinden olan dokuz kişi en iyi İmamlardır. Onlara uyarsanız, onları hidayete eren ve hidayete erdirenler olarak bulursunuz; muhalefet ederseniz, kıyamet gününe dek daima aranızda ihtilaf vuku bulur.”

“O zaman Ali neden sustu ve kendi hakkını almadı?” dediğinde de şöyle buyurdular:

“Ey Eba Ömer! Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki: İmam Kâ’be gibidir; halk ona gelmelidir, o halka değil.”

Sonra şöyle devam ettiler:

“Allah’a and olsun ki, eğer hakkı ehline bıraksalardı ve Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine uysalardı, Allah konusunda (dini meselelerde) iki kişi bile ihtilafa düşmezdi. Hz. Ali’den İmam Hüseyin’in dokuzuncu evladı olan Hz. Mehdi’ye kadar olan İmamlar birbirlerinin ardınca onu miras alırlardı. Ama ne yazık ki (cahil halk), Allah’ın geriye attığını öne geçirdiler, Allah'ın öne geçirdiğini ise geriye attılar. Peygamber’i kabre koyduktan sonra hevesleri doğrultusunda birini seçtiler ve kendi görüşleriyle amel ettiler. Kahrolsunlar! Acaba Allah Teala’nın şu sözünü duymamışlar mıydı: “Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer, seçim onlara ait değildir.”[91] Hayır, onlar bunu duymuşlardır; fakat onlar Allah Teala’nın buyurduğu şu duruma düşmüşlerdir: “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; ancak sinelerdeki kalpler körelir.”[92] Heyhat! Onlar dünyada uzun arzulara kapıldılar, öleceklerini unuttular. Allah onları helak etsin, işlerini boşa çıkarsın. Allah’ım, yücelikten sonra küçülmekten sana sığınırım.”[93]

Kisa Hadisi

31- Şeyh Abdullah Behrani, kendi senediyle sahabenin büyüklerinden olan Cabir bin Abdullah-i Ensari’den şöyle rivayet etmiştir: Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla. Resulullah (s.a.a)’ın kızı Fatıma (a.s)’ın şöyle buyurduğunu duydum:

“Bir gün babam Resulullah (s.a.a) benim evime gelerek; “Es-selam-u aleyki ya Fatıma” (Sana selam olsun ey Fatıma) dedi. Ben de; “Aleyk’es- selam” dedim. Babam Resululah; “Vücudumda bir bitkinlik hissediyorum” buyurdu. Ben; “Allah seni bitkinliğe karşı korsun” dedim. Sonra; “Kızım Yemen malı olan abâyı getir ve benim üzerime ört” dedi. Ben de o abâyı getirip üzerine çektim. Bu sırada onun yüzünün dolunay gibi parladığını gördüm.

Biraz geçmeden oğlum Hasan da geldi ve; “Es-selam-u aleyki ya ümmah” (Sana selam olsun ey anne) dedi. Ben de; aleyke’s- selam ey benim gözümün nuru ve kalbimin meyvesi” dedim. O; “Anne! Ben burada bir güzel koku hissediyorum; bu koku ceddim Resulullah (s.a.a)’ın kokusuna benziyor” dedi. Ben; “Evet, ceddin kisanın (abânın) altındadır.” dedim. Hasan abâya doğru giderek; “Es-selam-u aleyke ya ceddah.” (Selam olsun sana ey büyük baba); ey Resulullah, benim de abânın altına girip senin yanında bulunmama izin verir misin?” dedi. Peygamber (s.a.a); “Aleyke’s- selam ey benim çocuğum ve havuzumun sahibi, evet izin veriyorum” buyurdu. Hasan da Peygamber (s.a.a) ile birlikte abânın altına girdi.

Az geçmeden oğlum Hüseyin içeri girdi ve; “Es-selam-u aleyki ya ümmah” (Ey anne sana selam olsun) dedi. Ben de; “Aleyk’es- selam ey benim oğlum ve gözümün nuru ve gönlümün meyvesi” dedim. Hüseyin; “Anne, ben burada bir güzel koku hissediyorum; ceddim Resulullah’ın kokusuna benziyor” dedi. Ben; “Evet, ceddin ve kardeşin abânın altında bulunuyorlar” dedim. Hüseyin abâya doğru yaklaşarak; “Es-selamu aleyke ya ceddah, es-selamu aleyke ya menihterehullah” (Sana selam olsun ey büyük babam, sana selam olsun ey Allah’ın seçkin kıldığı kimse); benim de sizinle beraber abânın altına girmeme izin verir misiniz?” dedi. Peygamber (s.a.a); “Aleke’s- selam ey evladım, ümmetimin şefaatçisi, evet izin verdim.” buyurarak karşılık verdi. Hüseyin de kisânın altına girdi.

Bu esnada Ebu’l- Hasan Ali bin Ebi Talip (a.s) gelerek; “Es-selamu aleyki ya binte Resulellah” (Sana selam olsun ey Resulullah’ın kızı) dedi. Ben de; “Aleke’s- selam ya Ebe’l- Hasan ve ya Emir’el- Müminin” diye cevap verdim. Sonra; “Ben burada güzel bir koku hissediyorum; bu koku amcam oğlu ve kardeşim Resulullah’ın kokusuna benziyor” dedi. Cevaben; “Evet, Peygamber çocuklarınla birlikte kisanın altındalar” dedim. Ali de abâya doğru ilerleyip; “Es-selamu aleyke ya Resulellah. Benim de sizinle birlikte kisanın altına girmeme müsaade eder misiniz?” dedi. Resulullah (s.a.a); “Ve aleyke’s- selam ya Ali, ya vasiyyî ve halifetî ve sahibe livaî” (Sana da selam olsun ey benim kardeşim ve ey benim vasim ve halifem ve bayraktarım,) sana da izin verdim” buyurdu.

Sonra ben abâya doğru giderek; “Es-selamu aleyke ya ebetah, ya Resulellah” (Sana selam olsun ey babam, ey Allah’ın Resulü), acaba benim de sizinle birlikte abânın altında olmama izin verir misiniz?” dedim. Resulullah (s.a.a); “Ve aleyki’s- selam ya bintî, veya biz’atî ve ezintu leki” (Sana da selam olsun, ey benim kızım ve ey benim vücudumun bir parçası, sana da izin verdim)” diyerek cevap verdi.

Ben de abânın altına girdim. Hepimiz abânın altına toplandığımızda babam Resulullah (s.a.a) abânın iki yanından tutup sağ eliyle göğe taraf işaret ederek dedi ki:

“Ey Allah’ım, bunlar benim Ehl-i Beyt’im ve benim özel yakınlarımdır. Bunların eti benim etimdendir ve kanları benim kanımdandır; bunları inciten beni de incitir ve bunları üzen beni de üzüyor. Ben bunlarla savaşanlarla savaşırım ve bunlarla sulh içinde olanlarla sulh içindeyim; bunların düşmanlarına düşmanım ve bunları sevenleri severim; bunlar hakikaten bendendirler ve ben de bunlardanım. Allah’ım, kendi rahmet ve bereketini, ihsan ve bağışını bana ve bunlara indir ve bunlardan her türlü pisliği gider ve bunları tertemiz kıl.

Allah-u Teala buyurdu ki: “Ey benim meleklerim ve ey göklerde bulunanlar, bina edilmiş gökyüzünü ve döşenmiş yeryüzünü ve aydınlatan ay ve ışık saçan güneşi, dönen her feleki (gezegeni), akan denizi ve dolaşan gemiyi, sadece kisânın altında olan bu beş kişinin sevgisi için yarattım.

Cebrail-i Emin; “Ya Rabbî, abânın altında bulunan kimlerdir?” diye sordu.

Allah (c.c); “Onlar, Peygamber’in Ehl-i Beyt’i ve risaletin madenidirler; onlar; Fatıma, babası, kocası ve çocuklarıdır” buyurdu.

Cebrail; “Ya Rab, yere inip onların altıncısı olmama izin verir misin?” dedi.

Allah Teala; “Evet izin verdim” buyurdu.

Bu vakit Cebrail-i Emin de yere indi ve; “Es-selamu aleyke ya Resulellah (Selam olsun sana ey Allah’ın Resulü), yücelerin en yücesi olan Allah sana selam gönderiyor, güzel tebrik ve ihtiramını sana sunuyor ve buyuruyor ki:

“İzzet ve celalime and olsun ki, ben bina edilmiş gökyüzünü ve döşenmiş yeryüzünü ve aydınlatan ayı ve ışık saçan güneşi ve dönen her feleki (gezegeni) ve akan her denizi ve dolaşan her gemiyi, sadece sizin hatırınız ve sizin sevginiz için yarattım.”

Allah Teala benim de sizinle birlikte olmam için izin verdi. Ya Resulellah, sen de izin veriyor musun?” dedi.

Resulullah şöyle buyurdu: “Ve aleyke’s- selam ya emine vahyillah, innehu na’am kad ezintu leke” (Sana da selam olsun ey Allah’ın vahyinin emini, evet sana da izin verdim.”

Bunun üzerine Cebrail de bizimle birlikte abânın altına girerekve babama dedi ki: “Allah size şöyle vahy etmiştir: “Gerçekten Allah, siz Ehl-i Beyt’ten her türlü ricsi (günah ve pisliği) gidermek ve sizleri tertemiz kılmak istiyor.”[94]

Bu sırada Ali; “Ya Resulellah, bizim bu abânın altında oturmamızın Allah katındaki fazileti nedir?” diye sordu.

Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Beni hak olarak peygamberlikle gönderen ve insanların kurtarıcısı olarak beni risaleti için seçen Allah’a and olsun ki, bizim bu haberimiz (böylece kisânın altında toplanmamızla ilgili olay), yeryüzünde içerisinde şiilerimizden ve dostlarımızdan bir topluluğun bulunduğu herhangi bir toplantıda söylenecek olursa, onlar dağılıncaya kadar mutlaka onlara rahmet iner ve melekler onların etrafını sarar ve onlara Allah’tan bağış dilerler.”

Bu esnada Ali; “O halde Allah’a and olsun ki, biz saadete kavuştuk” dedi.

Peygamber (s.a.a) de şöyle buyurdu: “Ey Ali, beni hak üzere peygamber olarak gönderen ve insanların kurtarıcısı olarak risaleti için beni seçen Allah’a and olsun ki, bizim bu haberimiz, şiilerimizden bir topluluğun bulunduğu herhangi bir mecliste söylenirse ve onların içerisinde sorunu olan birisi olursa, onun sorununu Allah Teala mutlaka giderir; onların içerisinde gamlı biri olursa, Allah Teala onun gamını yok eder ve onların içerisinde ihtiyacı olan biri olursa, Allah (c.c) onun ihtiyacını bertaraf eder.”

Ali bunu duyunca; “O zaman Allah’a and olsun ki, biz mutluluk ve saadete kavuştuk ve Kâ’be’nin Rabbine and olsun ki, bizim şiilerimiz de dünya ve ahirette mutluluk ve saadete kavuştular” dedi. [95]

Kalpleri Parçalayan Dertler

32- Resulullah (s.a.a)’in vefatı üzerine Fatıma (a.s) şu şiiri okudu:

Topraklar altında gizlenene de ki; feryadımı duyuyor musun?

Öyle musibetler başıma geldi ki; gündüzün başına gelseydi,

Kararır gece oluverirdi.

Ben Muhammed’in gölgesinde himaye altında idim,

Zulme uğramaktan korkmuyordum, o benim güzelimdi.

Bugün ise aşağılanmak ve zulme uğramaktan korkuyorum,

Bana zulmedeni ridamla defediyorum.

Kumru gam ve kederden geceleyin bir dalda ağlıyorsa,

Ben sabah vakti ağlıyorum.

Senden sonra hüznü munisim kılacağım,

Sana gözyaşı döküp hakkımı aramaya gayret edeceğim.

Ahmed’in mezarını koklayana ne gam,

Uzun bir zaman güzel koku koklamasa da.[96]

Babasına Dert Yanmaları

33- Hz. Fatıma (a.s), Peygamber (s.a.a) defnedildikten sonra perişan bir halde evden çıkıp halsizlikten babasının kabrine zor ulaşabildi. Mihrabı, ezan okunan yeri görünce bağırmasıyla yere düşmesi bir oldu. Kadınlar bu durumu görünce yüzüne su serptiler. Ayıldığında babasının kabrine bakarak şöyle dedi:

“Babacığım! Gücüm tükendi, bedenimde hâl kalmadı, düşmanım şematet etti (sevindi), üzüntü beni öldürdü.

Babacığım! Yalnız, şaşkın ve tek kaldım. Sesim tutuldu, belim kırıldı, hayatım bunaldı, günlerim karardı.

Babacığım! Senden sonra yalnızlığım için bir munis, gözyaşımı dindirecek birisi, zaafım için bir yardımcı bulamıyorum.

Babacığım! Senden sonra Kur’an’ın muhkem ayetleri unutuldu, Cebrail ve Mikail’in indikleri yer yok oldu.

Babacığım! Senden sonra sebepler (ilişkiler) değişti, kapılar yüzüme kapandı.

Babacığım! Senden sonra artık dünyadan nefret ediyorum, nefesim tükeninceye dek sana ağlayacağım.

Babacığım! Sana olan aşkım tükenmek bilmez, sana olan hüznüm sona ermez. Ey vah babacığım! Ey vah Allah’ım!”[97]

Muaviye’ye Yazılan Mektup

34- Ömer Muaviye’ye yazdığı uzun bir mektubunda şöyle diyor:

Fizze’ye (Hz. Fatıma’nın cariyesi) dedim ki: “Ali’ye de ki: Ebu Bekir’e biat etmek için dışarı çıksın; çünkü müslümanlar ona biat etmişlerdir.”

Fizze: “Emir’ul- Müminin Ali meşguldür” dedi.

Dedim ki: “Bu sözleri bir kenara bırak, ona de ki, dışarı çıksın; aksi takdirde içeri girip onu zorla çıkarırız.”

Bu sırada Fatıma odadan çıkıp kapının arkasında durdu ve şöyle dedi:

“Ey yalancı sapıklar! Ne diyorsunuz, ne istiyorsunuz?”

Dedim ki: “Ey Fatıma!”

Fatıma: “Ey Ömer! Ne istiyorsun?” dedi.

Dedim ki: “Neden amcan oğlu seni cevap vermek için göndermiş ve kendisi perdenin arkasında oturmuştur?”

Dedi ki: “Ey şaki (bedbaht)! Senin azgınlığın beni evimden dışarı çıkardı; hücceti sana ve diğer her sapığa tamamladı.”

Dedim ki: “Bu boş sözleri ve kadın hikayelerini bir kenara bırak, Ali’ye de ki dışarı çıksın; aramızda hiçbir dostluk ve ihtiram yoktur.”

Fatıma dedi ki: “Ey Ömer! Şeytan hizbinle mi beni korkutuyorsun? Oysaki şeytanın hizbi güçsüzdür.”

Dedim ki: “Eğer dışarı çıkmazsa, ya çok odun getirerek bu evi içindekilerle yakacağım veya Ali sürüklenerek biate götürülecektir.”

Bu sırada Konfoz’un kırbacını alıp ona vurdum ve Halid bin Velid’e de: “Sen ve adamlarımız gidin odun getirin, ben onları yakacağım” dedim.

Fatıma dedi ki: “Ey Allah’ın düşmanı, ey Peygamber’in düşmanı, ey Emir’ul- Müminin Ali’nin düşmanı!”

Fatıma elleriyle kapıyı tutup onu açmama mani oluyordu; derken onu bir kenara ittim, yine bana mani olmaya çalıştı, bu defa kırbaçla onun ellerine vurdum, onu incittim, onun inilti ve ağlamasını duydum; neredeyse yumuşayacaktım ve kapıdan geri dönecektim. Ama bu esnada Ali’nin Arap kahramanlarının kanını dökmedeki hınç ve düşkünlüğünü, Muhammed’in hile ve sihrini hatırladım, bu esnada kapıya bir tekme vurdum, Fatıma ise kapıya yapışıp ona dayak olmuştu; öyle şiddetle bağırdı ki, Medine’nin alt üst olduğunu zannettim ve şöyle dediğini duydum:

“Ay babacığım! Yâ Resulullâh! İşte çok sevdiğin kızına böyle davranıyorlar! Ah! Ey Fizze! Gel de beni tut; Allah'a and olsun ki, karnımdaki yavrum öldürüldü!”

Duvara dayanarak doğum acısı çektiğini duydum, derken kapıyı itip içeriye girdim, gözlerimi kapatan bir çehreyle benimle karşılaştı, maknenin (hicabın) üzerinden yüzüne bir tokat vurdum, öyle ki küpesi kopup yere dağıldı!...” [98]

Hz. Fatıma (a.s)’ın Mescitte Hararetli Konuşması

35- Abdullah bin Hasan (a.s) kendi senediyle babalarından şöyle rivayet etmiştir: Ebu Bekir, Fedek’i Fatıma’nın elinden almaya karar aldığında, bu haber Hz. Fatıma’ya ulaşınca baş örtüsünü başına atıp çarşafına büründü, bir grup akrabalarının kadınları eşliğinde eteklerini çiğnediği ve yürüyüşü Resulullah’ın yürüyüşünü hatırlatan bir halde Ebu Bekir’in yanına vardı; Ebu Bekir Muhacir, Ensar vs. kimselerden oluşan bir grup topluluk arasında yer almıştı. Hz. Fatıma’nın önüne bir perde çektiler. Fatıma (a.s) onun arkasında oturdu. Kendini ağlamaktan alamadı. Öyle bir inledi ki, halk o sesi duymakla ağlamaya başladı; derken meclis galeyana geldi. Daha sonra biraz sakin oldu, halkın ağlama sesleri ve galeyanı yatışınca, sözüne Allah’a hamd ve Peygamber’e salat ve selamla başladı; halk tekrar ağlamaya başladı. Halk iyice sustuktan sonra sözlerine devam ederek şöyle buyurdular:

“Verdiği nimetlere karşı övgü Allah'a mahsustur. İlham ettiği şeylere karşı şükür O’na özgüdür. Başlattığı bütün nimetler, bağışladığı bol bahşişler, verdiği bol ihsanlarına karşı sena O’na mahsustur. Nimetleri sayılamayacak kadar çoktur, sonu karşılığı verilemeyecek kadar uzaktır, sonsuzluğu idrakten ıraktır. Nimetlerin arttırılması için insanları şükretmeye davet etti, onların çoğalması için halktan hamd etmeyi istedi. İkinci kez de o nimetlerin (ahiretteki) benzerine davet etti.

Şahadet ederim ki Allah’tan başka bir İlâh yoktur. Tektir ve ortağı yoktur. Bu kelimenin tevili ihlâstır. Kalpler O’na bağlanmıştır ve fikir onunla aydınlanmıştır. Öyle bir Allah’tır ki gözler O’nu göremez, diller O’nu (olduğu gibi) vasfedemez, akıllar O’nu nitelendiremez. Bütün şeyleri yoktan var etti, herhangi bir şeyi örnek edinmeksizin yarattı. Onların yaratılmasına bir ihtiyacı olmaksızın ve hiçbir fayda gütmeksizin kendi iradesiyle, hikmetini ispat emek, itaatine vakıf kılmak, kudretini göstermek, kullarını ibadete çağırmak, davetini yüceltmek için bunları yarattı. Sonra kullarını azaptan korumak ve onları cennetine sevk etmek için kendisi itaat edene mükafat vermeyi, isyan edeni ise cezalandırmayı takdir etti.

Şahadet ederim ki, babam Muhammed (s.a.a) Allah’ın kulu ve elçisidir. O’nu, elçi olarak göndermeden önce seçti, yaratmadan önce O’na “Muhammed” adını verdi, peygamberlikle görevlendirmeden önce O’nu tercih etti. O zaman diğer mahlukat daha gayp âleminde gizliydi, korkunç perdelerle korunmuştu, yokluğun sınırını aşmış değildi. Allah Teala işlerin sonunu bilirdi, bütün hadiselerden haberdardı, mukadderatın yerlerini tanırdı.

Yüce Allah, emrini tamamlamak, hükmünü icra etmek, kesin mukadderatını infaz etmek için Muhammed’i mebus etti. Allah Teala, insanların dinlerinde ayrılığa düştüğünü, tefrika ateşine yöneldiklerini, putlara taptıklarını, bilerekten Allah’ı inkar ettiklerini görünce, babam Muhammed (s.a.a) vesilesiyle karanlıkları aydınlattı, kalplerdeki karalıkları giderdi, gözler önüne çekilen şaşkınlık perdelerini kaldırdı. Babam, halkı hidayet etmek için kıyam etti, onları sapıklıktan kurtardı, körlüklerini giderip basiret verdi onlara. Onları mutedil bir dine hidayet etti, doğru bir yola çağırdı. Daha sonra Allah Teala şefkat ile ve herhangi bir icbar söz konusu olmadan O’nun ruhunu aldı. Artık Muhammed (s.a.a), bu dünyanın elem ve sıkıntılarından rahat bulunmaktadır, öbür dünyada mukarrep melekler ve bağışlayan Rabbin rızasıyla beraberdir ve Allah’ın katında yaşamaktadır. Allah’ın salat, rahmet ve bereketi O’nun peygamber’i, emini ve yaratıkları arasından seçip beğendiği babama olsun.”

Sonra halka hitap ederek şöyle buyurdu:

“Ey Allah’ın kulları! Siz, O’nun emir ve nehyinin koruyucuları, din ve vahiy ilminin taşıyıcıları, kendi üzerinizdeki eminleri ve dini diğer milletlere ulaştıran elçilerisiniz. Allah’ın gerçek halifesi sizin aranızdadır. O, Allah’ın daha önce size gönderdiği bir ahit ve aranızda bıraktığı bir hüccettir. O, Allah’ın natık (konuşan) kitabı ve sadık Kur’an’ıdır. O, parlak bir nur ve aydınlatıcı bir ışıktır. Delilleri aşikar, sırları açık ve zahirleri vazıhtır (onun içini de bilirsiniz dışını da). Ona uyanlara gıpta edilir. Kendisine uyanı Allah’ın Rıdvan cennetine götürür. Ona kulak vereni kurtuluşa sevk eder. Allah’ın aydın hüccetleri, açıklanmış farzları, yasaklanmış haramları, yeterli delilleri, övülmüş erdemleri, hibe edilmiş ruhsatları ve yazılmış şeriatları onun vesilesiyle elde edilir, kavranılır.

Allah, şirkten arınmanız için imanı, kibirden uzaklaşmanız için namazı, nefsin temizlenmesi ve rızkın artması için zekatı, ihlâsın sağlamlaşması için orucu, dini ayakta tutmak için haccı, kalplerin düzelmesi için adaleti, dinin düzene girmesi için bize itaati, ümmetin tefrikaya düşmemesi için bizim imametimizi, İslam’ın aziz ve üstün olması için cihadı, İlâhî mükafatı hakkedebilmek için sabrı, toplumun maslahatı için iyiliği emretmeyi, gazaptan korunmak için ana-babaya iyilik etmeyi, ömrün uzaması ve nüfusun çoğalması için akrabalarla ilişkiyi kesmemeyi, kanların akıtılmaması için kısası, mağfirete yönelmek için adağı yerine getirmeyi, eksik ölçmeyi önlemek için ölçü ve tartıda tam hakkını vermeyi, lanetten korunmak için kazif’ten (namuslu kadınlara zina isnadında bulunmaktan) kaçınmayı, iffet ve emniyeti (toplumda) hakim kılmak için hırsızlık yapmaktan uzak durmayı, pislikten uzak olmak için şarap içmekten sakınmayı, Rabliğine olan inancın ihlası için şirkten kaçınmayı farz kıldı “Öyleyse Allah’tan, gerektiği şekilde çekinin ve ancak Müslüman olarak ölün.”[99] Size emrettiği ve sizi ondan sakındırdığı şeyde Allah’a itaat edin. Çünkü “Allah’tan ancak alim olanlar korkar.”[100]

Sonra şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Bilin ki ben Fatıma’yım, babam Muhammed’dir. Yine tekrarlıyorum; ben Fatıma’yım, babam Muhammed’dir! Yalan söylemiyorum ve hata da etmiyorum. “And olsun, size içinizden bir peygamber geldi ki, zahmet çekmeniz onu incitir ve üzer. Size çok düşkündür, müminlere çok şefkatlidir, çok merhametlidir.”[101] Eğer o peygamberi tanıyorsanız, bilmeniz gerekir ki o, sizin kadınlarınızın babası değil, benim babamdır; sizin erkeklerinizin değil, benim amca oğlumun kardeşidir. Onunla akrabalık ne de güzeldir! O, risaletini halka ulaştırdı, onları İlâhî azapla korkuttu. Müşriklerin yol ve yöntemlerinden yüz çevirdi. Onların sırtlarına ağır bir darbe indirdi. Onların boğazını sıktı, hikmet ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağırdı. Putları kırdı, küfrün başlarını dağıttı, sonunda küfür topluluğu hezimete uğradı, geriye dönüp kaçtı, gece sabahtan ayrıldı (karanlıklar yok oldu), hak ortaya çıktı, dinin önderi söz sahibi oldu, şeytanların kükremesi kesildi, nifak topluluğu helak oldu, küfür ve düşmanlık düğümleri çözüldü, siz de yüzleri ak ve oruçtan karınları aç kişilerin arasında (özgürce) ihlas (lâ ilahe illellah) kelimesini söyler oldunuz.

Sizler (Peygamber-i Ekrem gelmeden önce) bir ateş çukurunun kenarındaydınız, içenin içeceği değersiz bir yudum su idiniz, tamahkarın ganimet bilip yiyivereceği bir lokmaydınız, adavet ateşini körükleyenler için uygun bir alev idiniz, ayaklar altında eziliyordunuz. Develerin girip kirlettikleri (çukur) suyu içiyordunuz, ağaç yapraklarını gıda ediyordunuz, zelil ve aşağılık bir hale düşmüştünüz, etrafınızdaki insanların sizi ezmesinden korkuyordunuz, bütün bu bedbahtlıklardan sonra Allah Teala, babam Muhammed vasıtasıyla sizleri kurtardı. Daha sonra babam, yiğit kişiler, Arab’ın kurtları ve kitap ehlinin isyancılarıyla denenip sınandı (onlarla savaştı).

Onlar ne zaman savaş ateşini tutuşturdularsa, Allah-u Teala onu söndürdü. Şeytanın boynuzu göründüğünde (onlar baş kaldırdığında) veya müşriklerden bir ejderha ağzını açtığında kardeşi Ali’yi onun ağzına atıyordu (onun önüne çıkarıyordu), o da onun beliyle kulağını ayağının altına almadan ve onun püskürdüğü ateşi kılıcıyla söndürmeden geri dönmüyordu. Allah’ın rızasını kazanmak için bu zorluklara katlanıyordu, O’nun emirlerini uygulamak için çaba sarf ediyordu, Resulullah’a herkesten daha yakındı, evliyaullah’ın seyyidi (efendisi) idi. Her zaman (Allah’ın ve Peygamber’in emrine) hazır, hayır isteyen, gayretli ve emekçi idi. Allah'ın yolunda, kınayanların kınaması ona mani olmazdı.

Hz. Ali tebliğ ve cihat ederken siz keyfinizi sürdürmekte, rahatınıza bakmaktaydınız, mağlubiyete uğramamızı ve bir haber çıkmasını bekliyordunuz. Savaş anında geri dönüp düşmanla savaşmaktan kaçıyordunuz.

Allah Teala, Resulü için, peygamberlerin evini ve seçkin kullarının yurdunu seçtiğinde (onu Firdevs cennetine götürdüğünde) artık nifak dikeni (kalplerdeki kinler) ortaya çıktı, din gömleği eskidi, kin besleyen sapıklar söz sahibi oldular, en düşük kişiler ortaya çıktılar. Batıl ehlinin boğur devesi böğürdü, arsanızda kuyruğunu oynattı, şeytan yerinden başını çıkardı, sizi kendine çağırdı, davetini icabet ettiğinizi, onun aldatmasına hazır olduğunuzu gördü. Sonra hareket etmenizi istedi, siz de hareket ettiniz, tehyiç olmanızı (coşmanızı) istedi, siz de tehyiç oldunuz. Derken başkasının devesini damgaladınız (sizin malınız olmayan hilafeti gasp ettiniz), onu, sizin olmayan bir çeşmenin başına getirdiniz. Ahdinizden (Gadir-i Hum’daki biatinizden) uzun bir zaman geçmemişti, Peygamber’in vefatından dolayı kalbimizin yarası çok genişti, henüz iyileşmemişti, Peygamber’in mübarek naaşı henüz toprağa verilmemişti. Fitne çıkması korkusunu bahane ederek kendinizi öne attınız. Ama bilin ki, fitnenin ta içine düştünüz. Şüphe yok ki, cehennem küfre sapanları kuşatmıştır.

Heyhat! Siz nere, fitneyi yatıştırmak nere! Ne oluyor size? Nereye gidiyorsunuz? Allah’ın Kitabı sizin aranızdadır; sözleri açık, ahkamı parlak, nişaneleri göz kamaştırıcı, emir ve nehiyleri aşikârdır. Ama siz onu arkanıza attınız. Ondan yüz çevirmek mi istiyorsunuz? Yoksa Kur’an’dan başkasıyla mı hükmediyorsunuz? Ondan başkasını almak, zalimler için ne de kötü bir bedeldir. (Şunu bilin ki:) “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez ve o, ahrette hüsrana uğrayanlardandır”[102] Sonra (çalınan devenin) ürkmesi dinip dizginlenmesi kolay olacak kadar bile sabretmediniz. Sonra fitne ateşini tutuşturdunuz, onun közünü körüklediniz, azgın Şeytanın çağrısına müspet cevap verdiniz. Parlak dinin nurunu söndürmeye, seçkin Peygamber’in sünnetini boşlamaya koyuldunuz. Köpük içmek adına alttan süt içiyorsunuz. Ağaçlar arasında saklanan yırtıcı canavarlar gibi onun (Peygamber’in) Ehl-i Beytine ve evlatlarına doğru yürüyorsunuz. Bıçak kesmesi ve karına sokulan mızrak ağrısı gibi olan sizden gördüğümüz bu zulümlere sabretmekten başka bir çaremiz yoktur.

Siz şimdi Peygamber’den bize miras yetişmediğini mi sanıyorsunuz? “Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorsunuz? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için, hükmü Allah’ın hükmünden daha güzel olan kimdir.”[103] Benim Resulullah’ın kızı olduğumu bilmiyor musunuz? Benim onun kızı olduğum parlak güneş gibi size açıktır. Ey Müslümanlar! Mirasımın elimden alınması hususunda mağlup mu olayım?

Ey Kuhafe oğlu (Ebu Bekir)! Acaba senin babandan miras alabileceğin ama benim babamdan miras alamayacağım Kur’an’da mı yazılmıştır? Şüphesiz Allah’a iftira ediyorsun. Bilerek mi Allah’ın kitabını arkanıza attınız? Oysa Allah Teala Kur’an’da; “Süleyman, Davud’a mirasçı oldu”[104] buyurmaktadır. Yine Yahya bin Zekeriyya’ın kıssasında, Zekeriyya; “Rabbim! Bana kendi katından bir yardımcı armağan et de bana mirasçı olsun, Yakup oğullularına da mirasçı olsun.”[105] diye Allah’a yalvarmaktadır.

Yine Allah Teala Kur’an’da; “Akrabalar (mirasta) Allah’ın kitabına göre, birbirlerine önceliklidir.”[106] buyurmaktadır. Yine; “Çocuklarınız konusunda Allah, erkeğe iki kadının hissesi kadar tavsiye eder.”[107] buyurmaktadır. Yine; “Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır (mal, mülk vb.) bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya, bilinen (uygun, meşru) bir tarzda vasiyette bulunması -Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir hak olarak- size farz kılındı.”[108] buyurmuştur.

Benim için mirastan bir hisse olmadığını, babadan miras alamayacağımı ve aramızda akrabalık bağı olmadığını mı sandınız? Acaba Allah Teala miras ayetini size mahsus kılmış da babamı onun hükmünden istisna mı etmiş? Yoksa, iki dinin mensupları birbirlerinden miras alamazlar mı diyorsunuz? Acaba ben ve babam bir dinden değil miyiz? Yoksa siz, Kur’an’ın umum ve hususunu babam ve amca oğlumdan daha iyi mi biliyorsunuz? Bu yularlanmış ve palanlanmış deve (hilafet ve Fedek) de senin olsun, al götür; kıyamet günü seninle görüşecektir. Allah ne güzel hükmeden, Muhammed ne güzel kefil ve kıyamet ne güzel buluşma yeridir! “O gün batılda olanlar hüsrana uğrayacaklar.”[109] O gün pişmanlık duymanız size yarar vermeyecektir. “Her bir haber için kararlaştırılmış bir zaman vardır. Siz de bileceksiniz.”[110] “Yakında bileceksiniz, kendisini aşağı kılan azap kime gelecek ve kesintisiz azap kimin üzerine çökecek?”[111]

Sonra Ensar’a hitap ederek şöyle buyurdu:

“Ey cömertler topluluğu! Ey dinin pazıları (yardımcıları)! Ey İslam’ın koruyucuları! Benim hakkımda sizdeki bu zaaf ve mazlumiyetim hususunda sizdeki bu uyuklama nedir? Babam Resulullah (s.a.a); “Kişinin hürmeti, evladı hakkında korunmalıdır (evlada hürmet babaya hürmettir.)” buyurmuyor muydu? Ne çabuk değiştiniz? Ne çabuk boşaltıp döktünüz (kararlarınızı değiştirdiniz)? Sizin, istediğim ve elde etmeye çalıştığım şeye gücünüz vardır. Muhammed (s.a.a) öldü mü diyorsunuz? Evet bu büyük bir musibetti, gediği geniş mi geniştir; bu gediğin bitişmesi zor mu zordur. Onun gözlerden kaybolmasıyla yeryüzü karanlık oldu, musibetinden dolayı güneş ve ay tutuldu, yıldızlar dağıldı, arzular öldü, dağlar alçaldı. Yine onun ölmesiyle sınırlar çiğnendi, hürmetler yok oldu. And olsun Allah’a, bu büyük bir felaket ve büyük bir musibetti; dünyada bunun misli (canları yakan) bir bela ve afet görülmemiştir. Ancak her akşam ve sabah evlerinizde okuduğunuz Kur’an bunu (Peygamber’in ölmesini) açıkça bildirmiştir. Bu bela (ölüm) ondan önceki peygamber ve ilâhî elçilere de gelip çatmıştır. Bu, kesin bir hüküm ve kaçınılmaz bir kazadır. “Muhammed, yalnızca bir Peygamberdir. Ondan önce nice Peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölürse, ya da öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi (cahiliyeye mi) döneceksiniz? Kim iki topuğu üzerine gerisin geriye dönerse, Allah’a kesinlikle zarar veremez. Allah şükredenleri pek yakında ödüllendirecektir.”[112]

Ey Kayle[113] oğulları! Babamın mirası sindirilsin mi? Oysaki siz beni görecek, sesimi işitecek mesafedesiniz, sessiz durmuşsunuz! Feryadımı duyuyorsunuz, halimi biliyorsunuz; yeterince sayınız, azığınız, gücünüz, silahınız ve siperiniz vardır. Ama bununla birlikte çağrımı duyup cevap vermiyorsunuz, imdat sesimi duyup yardım etmiyorsunuz. Halbuki yiğitlikle meşhur, hayır ve salahla maruftunuz. Seçilen seçkinler ve biz Ehl-i Beyt için beğenilen güzidelerdiniz. Araplarla savaştınız, zorluklara katlandınız, çeşitli milletlerle çarpıştınız, yiğitlerle yüz yüze karşılaştınız. Biz adım attığımızda adım attınız, emrettiğimizde emre uydunuz. Nihayet İslam değirmeninin taşı dönmeye başladı, günlerin sütü (ganimetler) çoğaldı, şirkin narası kesildi, yalanın kaynaması durdu, küfr ateşi söndü, kargaşalık daveti dindi, din nizamı düzene girdi. Öyleyse yardım edeceğinizi açıkladıktan sonra neden susarak geri döndünüz? Himaye edeceğinizi ilan ettikten sonra neden gizlediniz? Teşebbüste bulunduktan sonra neden geri çekildiniz? İmandan sonra neden şirk koştunuz? “Yeminlerini bozan, Peygamber’i (yurdundan) sürmeye çabalayan ve sizinle ilk defa (savaşa) başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz onlardan? Eğer iman etmiş kimseler iseniz, kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır.”[114]

Görüyorum ki rahatlığa yönelmişsiniz, yöneticiliğe herkesten layık olanı makamından uzaklaştırdınız, müsterih oldunuz, darlıktan genişliğe çıktınız, gizlediğinizi açığa vurdunuz, içtiğinizi kustunuz. (Fakat şunu bilin ki:) “Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü kafir olsanız, gerçek şu ki, Allah ganidir (hiçbir şeye muhtaç değildir), hamiddir (bütün övgüler O’na mahsustur).”[115]

Bilin ki gerekeni söyledim, alçaldığınızı (geçici sarhoşluğunuzu) da, kalplerinizin gizlediği hıyaneti de biliyordum. Ama bunlar, dertli ruhun taşması, öfkenin dışarı dökülmesi, kalp çeşmesinin coşması, gönlün derdi ve hücceti tamamlamaktı.

(Mesele yağmalamaksa) öyleyse bunu da (Fedek’i) alın, onu hilafet devesinin arkasına yükleyip götürün; (fakat şunu bilin ki) onun sırtı yağır olacak, ayakları aşınacak, kusuru kalacak (ve sizin için yüzkarası olacak)tır. O (hilafet devesi), Allah’ın gazabıyla damgalanmıştır, rezilliği ebedi kalacaktır ve sizi Allah’ın kalplere işleyen yakılmış ateşine götürecektir. (Bilin ki,) yaptıklarınız Allah’ın gözü önündedir. “Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.”[116] Ben, “Sizi şiddetli bir azabın öncesinde uyarıp-korkutan”[117] Peygamber’in kızıyım. Artık “Yapabileceğinizi yapın; kuşkusuz biz de (bir şeyler) yapmaktayız. Ve gözleyip durun; gerçekten biz de gözleyip-durmaktayız.”[118]

Ebu Bekir, Hz. Fatıma’nın güçlü mantık ve delili karşısında halkı aldatma yoluna baş vurarak şöyle dedi:

“Ey Resulullah’ın kızı! Baban müminlere karşı şefkatli ve esirgeyiciydi. Hiç şüphesiz Muhammed (s.a.a) bizim kadınlarımızın babası değildi, senin babandı ve senin kocanın kardeşiydi. Bunu çok iyi biliyoruz. Kim sizi severse kurtuluşa erişir, kim size karşı kin beslerse hüsrana uğrar... Hiç kimse seni hakkından mahrum edemez, seni yalanlayamaz... Fakat Allah’a and olsun ki, babanın şöyle buyurduğunu duydum: “Biz Peygamberler, altın, gümüş, ev ve mülk miras bırakmayız; ilim ve nübüvvetten başka mirasımız olmaz. Bizden geride kalan mallarımız Müslümanların halifesinin yetkisindedir...”

Hz. Fatıma Ebu Bekir’e şöyle cevap verdi:

“Subhanellah! Babam Allah’ın Kitabından yüz çeviren, ahkamına muhalefet eden değildi. Onun hükümlerine uyan, onun surelerini takip edendi. Acaba hileye baş vurarak ona iftirada bulunmak mı istiyorsunuz? Onun ölümünden sonra sizin bu işiniz, onun hayatı döneminde onu yok etmek için kurduğunuz tuzaklara benzemektedir. Bu Kur’an, adaletli bir hakim ve hakla batılı birbirinden ayırandır. Kur’an buyuruyor ki: “Artık bana kendi katından bir yardımcı armağan et. Bana mirasçı olsun, Yakup oğullarına da mirasçı olsun.”[119] “Süleyman Davud’a mirasçı oldu”[120] Allah Teala feraiz ve miras hükümlerini Kur’an’da beyan etmiş, zan ve şüpheye bir yer bırakmamıştır. “Hayır, nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza karşı (kendisinden) yardım istenecek olan Allah’tır.”[121]

Ebu bekir, Hz. Fatıma’nın ezici delillerinden kendisini kurtarmak için şöyle dedi: “...İkimizin arasında bu insanlar hükmetmelidir. Çünkü beni onlar hilafete seçtiler...”

Hz. Fatıma bunun üzerine o susan halka şöyle buyurdu:

“Ey batıl söze koşan, çirkin ve helak edici ameller karşısında susan topluluk! “Kur’an’ı iyiden iyiye düşünmez misiniz? Yoksa bir takım kalpler üzerinde kilitler mi vurulmuş?”[122] Hayır, yaptığınız kötü ameller kalplerinizi kaplamıştır; kulaklarınızı, gözlerinizi kapamıştır. Tevil ettiğiniz (yorumladığınız) ne de kötüdür! Biçtiğiniz ne de pistir! Muameleniz ne de çirkindir! Vallahi onun yükünü ağır, sonucunu kötü bulacaksınız. Perdeler gözlerinizin önünden kaldırıldığında, onun ardındaki şiddet ve mihnetler açığa çıktığında, sanmadığınız şeyler Allah tarafından size aşikâr edildiğinde, “İşte orada hakkı iptal etmekte olanlar hüsrana uğrayacaklardır.”[123]

Hz. Fatıma (a.s) daha sonra Resulullah (s.a.a)’in kabrine bakarak şu şiiri okudu:

“Senden sonra bir takım olay ve sıkıntılar oldu; eğer sen hazır olsaydın olaylar o kadar büyümezdi.

Yer yağmurunu kaybettiği gibi biz de seni kaybettik; kavmin de bozulup dağıldı; öyleyse sen onların musibete uğramalarına (sapmalarına) şahit ol.

Allah katında kurp ve makamı olan her aile, yakınlardan daha yakın ve üstündür.

Göçüp gittiğinde ve toprak aramızda engel olduğunda, bazı kimseler gönüllerinde saklı olan düşmanlıklarını aşikar ettiler.

Sen dünyadan göçtüğünde, bazı kişiler (de) asık suratla bizimle karşılaştılar, bizi küçümsediler ve bütün yeryüzü zorla (bizden) alındı.

Sen, dolunay ve kendisinden ışık alınan bir nur idin; izzet sahibi Allah’tan taraf sana kitaplar nazil oluyordu.

Cebrail ayetler getirmekle bize ünsiyet (sükunet) veriyordu, senin gitmenle bütün hayırlar da perde arkasında yer aldı.

Keşke senden önce ölüm bize ulaşsaydı, sen göçüp gittiğinde, yığın topraklar aramızda engel oldu.

Biz öyle bir musibete duçar olduk ki, gamlı ve kederli insanlardan hiçbir kimse, ne Arap, ne de Acem böyle bir musibete duçar olmamıştır.”

Hz. Fatıma (a.s) bu konuşmalardan sonra evine döndü.

Ziyaretine Gelen Kadınlara Konuşması

36- Resulullah’ın kızı Fatıma (a.s)’ın hastalığı ağırlaşınca, Muhacir ve Ensar’dan oluşan bir grup kadın, Hz. Fatıma’nın ziyaretine giderek; “Ey Resulullah’ın kızı, bu hastalığınla nasıl sabahladın, durumun nasıldır?” diye sorduklarında şöyle buyurdu:

“Allah'a and olsun ki, dünyanızı sevmediğim, erkeklerinize darıldığım halde sabahladım. Onları denedikten sonra uzağa attım, sınadıktan sonra onlara sinirlendim. Keskinin körelmesi, ciddiyetten sonra gevşeklik, başı taşa vurmak, mızrağın (veya kanalın) çatlaması, görüşlerin bozulması, isteklerin sapması ne de kötüdür! “Kendileri için nefislerinin takdim ettiği şey ne de kötüdür. Allah onlara gazaplandı ve onlar azapta ebedi kalacaklardır.”[124] Çaresizlikten onun (Fedek ve Hilafetin) yularını onlara taktım, onu onlara yükledim, baskınını da onlara yaptım (diyeceğimi dedim). Zalim kavim hayır görmesin, neticesiz kalsın, rahmetten uzak olsun. Yazıklar olsun onlara! Onu (hilafeti), risalet kökünden (merkezinden) nübüvvet ve delalet temelinden, Ruh’ul Emin’in (Cebrail’in) indiği evden, din ve dünya işlerine alim olanın elinden çıkardılar. “Bilin ki bu, büyük ve apaçık bir hüsrandır.”[125] Ali’den intikam almalarının sebebi ne idi? Allah'a and olsun ki, onun kılıcının kimseyi tanımamasından, ölüme itina etmemesinden, düşmanları çiğnemesinden, kılıcının darbesinden ve Allah rızası için olan öfkesinden dolayı ondan intikam aldılar. Allah’a and olsun ki, eğer yoldan çekilseydiler (mani olmasaydılar), Resulullah’ın Ali’ye bıraktığı yulardan (önderlikten) ve onu kabul etmekten vazgeçselerdi ve onu (hilafet devesinin dizginini) Ali’ye bıraksalardı, bu deve onları doğru yola götürürdü, burunsallığı kimseyi yaralamazdı, yürümesi ağırlaşmazdı, binicisi yorulmazdı, onları hazmettirici ve kandırıcı temiz bir su kaynağına götürürdü, yanları suyu bulandırmazdı, onları doyurup geri getirirdi.

Hz. Ali onlara, gizlide ve açıkta nasihat etti. Hilafete ulaşsaydı zenginlikten çok süslenmezdi (Beyt-ul maldan kendisi için zahire etmezdi), susuzluğunu ve açlığını gidereceği az bir miktar hariç dünya malından bir şey toplamazdı. O zaman kimin zahit, kimin dünyaya haris olduğu, kimin doğru konuşan, kimin de yalancı olduğu ortaya çıkmış olacaktı. “Eğer halk inansalardı, korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem de yerden bolluklar (bereketler) açardık; ancak onlar yalanladılar, biz de onları kazandıkları şeylerden dolayı cezalandıracağız.”[126] “Bunlardan zulmetmiş olanlara da, kazanmakta oldukları kötülükler isabet edecektir ve onlar (Allah'ı) aciz bırakabilecek de değillerdir.”[127]

Ebu Bekir’le Ömer’in Özür Dilemeleri

37- Hz. Ali (a.s) camide beş vakit namazlarını kılıyordu; namazını kılıp bitirdiğinde Ebu Bekir ve Ömer; “Resulullah’ın kızının hali nasıldır?...” diye sordular. Sonra şöyle dediler: “Senin de bildiğin gibi bizimle onun arasında bir rahatsızlık olmuştur, eğer uygun görüyorsan bizim için izin iste de suçumuzdan dolayı ondan mazeret dileyelim.”

Hz. Ali (a.s) cevaben şöyle buyurdu: “Bu sizin bileceğiniz bir şeydir.” Sonra Hz. Ali (a.s) Hz. Fatıma’nın yanına gelerek şöyle dedi: “Ey hür kadın! Filan şahıslar kapının arkasındalar, sana selam vermek istiyorlar, bu konuda görüşün nedir?” Hz. Fatıma (a.s) cevaben şöyle dedi: “Ev senin evindir, hür de senin eşindir, istediğini yapabilirsin.” Hz. Ali (a.s); “Öyleyse çarşafını başına at” dedi. Hz. Fatıma da çarşafını başına atıp yüzünü duvara döndü.

Sonra o ikisi içeri girip selam verdikten sonra; “Bizden razı ol, Allah da senden razı olsun” dediler. Hz. Fatıma (a.s); “Sizi buraya getiren ve bu sözü söylemenize sebep olan şey nedir?” diye sordu. Onlar cevaben; “Biz, kötü iş yaptığımıza itiraf ediyoruz, bizi affetmeni ümit ediyoruz.” dediler. Hz. Fatıma (a.s) onların bu sözlerine karşılık şöyle buyurdular: “Eğer sözünüzde sadıksanız, öyleyse sizden soracağım şey hakkında bana görüşünüzü bildirin; ben sizin de bildiğinizi bildiğimden dolayı sizden bir mesele soracağım, eğer beni tasdik ederseniz buraya gelmenizde sadık olduğunuzu anlamış olurum.”

O ikisi; “İstediğin meseleyi sorabilirsin.” dediler. Bunun üzerine Hz. Fatıma (a.s) şöyle buyurdu: “Allah aşkına, acaba Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu duymuş musunuz?:

“Fatıma bedenimin bir parçasıdır; öyleyse ona eziyet eden bana eziyet etmiştir.” O ikisi cevaben; “Evet, Resulullah bunu buyurmuştur.” dediler. Onların bu sözü üzerine Hz. Fatıma (a.s) ellerini göğe kaldırarak şöyle dedi:

“Allah’ım, o ikisi bana eziyet ettiler, ben onları sana ve resulüne şikayet ediyorum. Hayır, Allah’a andolsun ki, babam Resulullah’a kavuşana dek kesinlikle sizden razı olmayacağım ve sizin yaptığınızı O Hazrete bildireceğim; sizin hakkınızda hüküm veren O olacaktır!...”[128]

Zalimlerin Kendisine Cenaze Namazı Kılmalarına İzin Verilmemesini Vasiyet Etmesi!

38- “Emir-ul Müminin Ali hakkında Allah’ın ve Peygamber’in ahdini bozan, hakkımdan dolayı bana zulmeden, mirasımı gasp eden, babamın bana yazdığı Fedek’in malikiyet senedini yakan ve tanıklarımı yalanlayan kimseler bana namaz kılmasınlar. Allah’a and olsun ki, o tanıklar Cebrail, Mikail, Emir-ul Muminin Ali ve Ümmü Eymen’di. Bize yardım edilmesi gerektiğinde onlar (ashap) evlerine çekildiler. Oysa Emir-ul Müminin Ali, beni, Hasan ve Hüseyin’le birlikte gece ve gündüz onların (Muhacir ve Ensarın) evlerine götürüyordu. Allah'ı, Peygamberi onlara hatırlatıyordum; “Biz Ehl-i Beyt’e zulmetmeyin, Allah’ın bize verdiği hakkı gasp etmeyin” diyordum. Gerçi; “Size yardım edeceğiz” diye olumlu cevap veriyorlardı, ama gündüz olunca bize yardım etmekten vazgeçiyorlardı. Nihayet bizim eve saldırdılar, kapımızın önüne yığınla odun topladılar, o odunları yakarak bizi yakmak istediler... Böyle bir ümmet mi bana namaz kılacak?!!”[129]

Hz. Ali’ye Vasiyeti

39- “Ya Ali! Ben öldüğümde sen bana cenaze guslü ver, kefenleme işlerimi sen üstlen, (cenaze) namazımı sen kıl, beni kabrime koyarak defnet, kabrimin üzerindeki toprağı dümdüz et, yüzüme taraf baş ucumda otur, çok Kur’an ve dua oku. Çünkü bu anlar, ölünün dirilerle üns etmeye (birlikte olmaya) muhtaç olduğu anlardır. Ben seni Allah’a ısmarlıyor, evlatlarım hakkında güzel davranmayı ise sana tavsiye ediyorum.”[130]

Yazılan Vasiyetname!

40- Hz. Fatıma (a.s) vefat ettikten sonra Hz. Ali (a.s) camiden gelerek, onun yüzündeki örtüyü açınca baş ucunda bir mektup gördü; o mektupta (vasiyetnamede) şöyle yazılmıştı:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Bu, Resulullah’ın kızı Fatıma’nın vasiyetnamesidir. O (Fatıma), Allah’tan başka bir ilahın olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna, kıyamet gününün geleceğine ve onun gelmesinde bir şüphe olmadığına ve Allah’ın kabirdekileri dirilteceğine tanıklık ediyor. Ya Ali! Ben Muhammed’in kızı Fatıma’yım, dünya ve ahirette seninle olmam için Allah beni seninle evlendirdi. Sen başkalarından bana daha yakınsın. Geceleyin cenazemi yıka, secde uzuvlarıma hanut koy ve beni kefenle. Geceleyin (cenaze) namazımı kıl ve hemen defnet, kimseye de haber verme. Seni Allah’a ısmarlıyorum; kıyamet gününe dek evlatlarımı selamlıyorum.”[131]

 


[1] - Feraid’us- Simtayn, c. 2, s. 67.

[2] - Bihar’ul- Envar, c. 22, s. 491.

[3] - a.g.e. c. 22, s. 484-491.

[4] - a.g.e. c. 22, s. 484- 491.

[5] - Yenabi’ul- Mevedde, s. 436. Müntahab’ul- Eser, s. 192.

[6] - Feraid’us- Simtayn, c. 2, s. 68.

[7] - Bihar’ul- Envar, c. 43, s. 143.

[8] - a.g.e. c. 43, s. 134.

[9] - a.g.e. c. 43, s. 179-180.

[10] - a.g.e. c. 43, s. 81.

[11] - Feraid’us- Simtayn, c. 2, s. 66.

[12] - Revzat’ul- Kafi, hadis: 536.

[13] - Bihar’ul- Envar, c. 43, s. 19.

[14] - Menakıb-i İbn-i Şehraşub, c. 3, s. 33.

[15] - Sefinet’ul- Bihar, c. 1, s. 662.

[16] - Avalim’ul- Ulum ve’l- Mearif, c. 11, s. 10.

[17] - Bihar’ul- Envar, c. 50, s. 101.

[18] - Avalim’ul- Ulum ve’l- Mearif, c. 11, s. 30.

[19] - a.g.e. c. 11, s. 33.

[20] - Bihar’ul- Envar, c. 53, s. 179-180.

[21] - Kevser suresi.

[22] - Tarih-i Taberi, c. 2, s. 344.

[23] - Menakıb-i İbn-i Şehraşub, c. 1, s. 174.

[24] - a.g.e. s. 60.

[25] - Keşf’ul- Ğumme, c. 2, s. 93.

[26] - Bazı rivayetlerde de 34 defa “Allah-u Ekber” 33 defa “Elhamdulillah” ve 33 defa “Subhanellah”diye geçmiştir. Şehid-i Sani, “Dünya ahiretin tarlasıdır” hadisini şerh ettiği makalesinde; “Bu hadis iki çeşit nakledilmiştir, biz Subhannellah’ı öne geçirmiş olan rivayeti zikrediyoruz” diyor.

[27] - Bihar’ul- Envar, c. 43, 82 ve 134.

[28] - Vafi, kitab-ı nikah, s. 114.

[29] - Menakıb-i Harezmî, s. 256.

[30] - Vafi, kitab-ı nikah, s. 114.

[31] - Menakıb-i Harezmî, s. 256.

[32] - Bihar’ul- Envar, c. 43, s. 241.

[33] - Keşf’ul- Ğumme, c. 2, s. 76.

[34] - a.g.e.

[35] - a.g.e. c. 2, s. 84. Usd’ul- Ğabe, c. 5, s. 522.

[36] - Keşf’ul- Ğumme, c. 2, s. 89.

[37] - a.g.e. s. 92.

[38] - Bihar’ul- Envar, c. 43, s. 24.

[39] - Âl-i İmran/61.

[40] - Mecma’ul- Beyan, c. 2, s. 452. el-Kamil-u Fi’t- Tarih, c. 2, s. 293.

[41] - Bihar’ul- Envar, c. 43, s. 46.

[42] - a.g.e. s. 76.

[43] - a.g.e. s. 172.

[44] - a.g.e. s. 56.

[45] - Deaim’ul- İslam, c. 1, s. 282.

[46] - Meani’l- Ahbar, s. 399.

[47] - Vesail’uş- Şia, c. 4, s. 1033.

[48] - Menakıb, c. 3, s. 341.

[49] - Sahih-i Tirmizi, c. 5, s. 466, H. 3898.

[50] - İlel’uş- Şerayi, s. 216.

[51] - Hisal, s. 272, H. 15.

[52] - Ahzab/33.

[53] - Yenabi’ul- Mevedde, s. 125. Dürr’ul- Mensur, c. 5, s. 199.

[54] - Keşf’ul- Ğumme, c. 2, s. 83. Dürr’ul- Mensur, c. 5, s. 199.

[55] - El-İmamet-u ve’s- Siyase, c. 1, s. 12.

[56] - Ensab’ul- Eşraf, c. 1, s. 586. İkd’ul- Ferid, c. 5, s. 12. Şerh-i Nehc’ul- Belağa-i İbn-i Ebi’l- Hadid, c. 2, s. 56.

[57] - İsbat’ul- Vasiyye, s. 110. Bihar, c. 43, s. 197. el-İmamet-u ve’s- Siyase, c. 2, s. 12.

[58] - Bihar’ul- Envar, c. 43, s. 197.

[59] - a.g.e. s. 198.

[60] - A.K s. 47. Revzat’ul- Kafi, s. 199.

[61] - Delail’ul- İmamet. Menakıb-i İbn-i Şehraşub, c. 3, s. 36.

[62] - Bihar, c. 68, s. 249. Avalim, c. 11, s. 623. Nehc’ul- Hayat, s. 25.

[63] - Şerh-i Nehc’ul- Belağa, c. 16, s. 211. Nehc’ul- Hayat, s. 36. Fatımat’uz- Zehra Behcet’ul- Kalb’il- Mustafa, s. 265, H: 1.

[64] - Yenabi’ul- Mevedde, s. 213. Menakıb-i Harezmi, s. 47. Zehair’ul- Ukba, s. 92. Nehc’ul- Hayat, s. 48.

[65] - Bihar, c. 75, s. 401. Avalim, c. 11, s. 628. Nehc’ul- Hayat, s. 26.

[66] - Delail’ul- İmamet, s. 7; Nehc’ul- Hayat, s. 157.

[67] - Bihar, c. 101, s. 36. Keşf’ul- Ğumme, c. 2, s. 23. Nehc’ul- Hayat, s. 160. Hilyet’ul- Evliya, c. 2, s. 40. Fatımat’uz- Zehra Behcet’ul- Kalb’il- Mustafa, s. 267, H: 6.

[68] - Bihar, c. 43, s. 92. Avalim, c. 11, s. 223. Mecma’uz- Zevaid, c. 9, s. 202. Nehc’ul- Hayat, s. 164.

[69] - Musned-i Ahmed, s. 28. Kenz’ul- Ummal, c. 16, s. 426. Nehc’ul- Hayat, s. 312.

[70] - Vekayi’ul- Eyyam, c. Siyam, s. 295. Nehc’ul- Hayat, s. 271.

[71] - Delail’ul- İmamet, s. 7. Avalim, c. 11, s. 626. Nehc’ul- Hayat, s. 158. Müstedrek’ul- Vesail, c. 1, s. 565.

[72] - Nefais’ul- Lübab, c. 3, s. 124.(el yazılı). Avalim, c. 11, s. 629. Nehc’ul- Hayat, s. 56.

[73] - Bihar, c. 43, s. 82. Keşf’ul- Ğumme, c. 2, s. 25. Beyt’ul- Ahzan, s. 22. Nehc’ul- Hayat, s. 149.

[74] - Bihar, c. 2, s. 3. Mehaccet’ul- Beyza, c. 1, s. 30. Avalim, c. 11, s. 621. Nehc’ul- Hayat, s. 225.

[75] - A’yan’uş- Şia, c. 1, s. 323.

[76] - İhkak’ul- Hak, c. 4, s. 481. Ğayet’ul- Meram fi Rical’il- Buhari, s. 295. Nehc’ul- Hayat, s. 35.

[77] - Bihar, c. 37, s. 103., H: 7. Fezail’ul- Hamse, c. 2, s. 147. Nehc’ul Hayat, s. 19.

[78] - Tefsir’ul- Burhan, c. 4, s. 21. Avalim, c. 11, s. 620. Leali’l- Ahbar, c. 5, s. 156. Nehc’ul- Hayat, s. 26. Bihar, c. 68, s. 155. Fatımat’uz- Zehra Behcet’ul- Kalb’il- Mustafa, s. 298, H: 57.

[79] - Fatımat’uz- Zehra Behcet’ul- Kalb’il- Mustafa, s. 288, H: 50.

[80] - Fatımat’uz- Zehra Behcet-u Kalb’il- Mustafa, c. 1, s. 304.

[81] - Delail’ul- İmamet, s. 1; Fatımat’uz- Zehra Behcet-u Kalb’il- Mustafa, c. 1, s. 275, H: 30.

[82] - Bihar’ul- Envar, c. 8, s. 309; Fatımat’uz- Zehra Behcet-u Kalb’il- Mustafa, c. 1, s. 304, H: 76.

[83] - İhkak’ul- Hak, c. 7, s. 308.

[84] - Yenabi’ul- Mevedde, s. 44.

[85] - Müsned-i Fatımat’uz- Zehra, s. 215.

[86] - a.g.e. s. 227.

[87] - a.g.e. s. 235.

[88] - Bihar, c. 23, s. 259. Tefsir’ul- Burhan, c. 3, s. 245. Nehc’ul- Hayat, s. 37.

[89] - Reyahiyn’uş- Şeria, c. 1, s. 93. Nehc’ul- Hayat, s. 44.

[90] - Bihar, c. 43, s. 158. Hisal, c. 1, s. 173. Delail’ul- İmamet, s. 38. Nehc’ul- Hayat, s. 42.

[91] - Kasas/68.

[92] - Hacc/46.

[93] - Bihar, c. 36, s. 353. Avalim, c. 11, s. 444. Ğayet’ul- Meram, s. 96. Nehc’ul- Hayat, s. 38. Fatımat’uz- Zehra Behcet-u Kalb’il- Mustafa, c. 1, s. 281, H: 40.

[94] - Ahzab/33.

[95] - Avalim’ul- Ulum ve’l- Mearif (Behrani), c. 11, s. 635; İhkak’ul- Hak, c. 2, s. 557-558; Nur’ul- Afak, (Şeyh Keni) s. 4, b. Tahran; Müntahab’ul- Kebir (Mecma’ul- Bahreyn kitabının sahibi Allame Tureyhi); el-Ğurer-u ve’d- Durer (İrşad kitabının sahibi Allame Deylemi).

[96] - Avalim, c. 11, s. 454. Menakıb, c. 1, s. 242. A’lam’un- Nisa, c. 4, s. 113. Nehc’ul- Hayat, s. 199.

[97] - Bihar, c. 43, s. 176, b. Beyrut. Avalim, c. 11, s. 487. Nehc’ul- Hayat, s. 71. Bihar, c. 8, s. 221-223, b. Kompani.

[98] - Bihar, c. 53, s. 18. Kafi, c. 1, s. 460. Avalim, c. 11, s. 401. Nehc’ul- Hayat, s. 137. Fatımat’uz- Zehra Behcet-u Kalb’il- Mustafa, c. 1, s. 559, H: 37.

Bihar’ul- Envar kitabında (c. 43, s. 198), bu olayla ilgili şöyle nakledilmiştir: “Bu sırada Ali bin Ebi Talip (a.s) sıçrayıp Ömer’in yakasından tuttu, sonra onu sallayıp yere serdi, onun burun ve boynunu ayağının altına alıp çiğnedi, onu öldürmek istedi, ama Resulullah (s. a.a)’in sabr etmesiyle ilgili söz ve tavsiyelerini hatırlayınca şöyle dedi: “Ey Sahhak (Hattap) oğlu! Muhammed’i peygamberlikle üstün kılana and olsun ki, eğer Allah’tan taraf bir kitap geçmiş olmasaydı (kader böyle olmasaydı), şüphesiz evime giremeyeceğini elbette anlamış olacaktın.” Bu esnada Ömer yardım dilemeğe başladı...”

[99] - Al-i İmran/102.

[100] - Fatır/28.

[101] - Tevbe/128.

[102] - Nisa/84.

[103] - Maide/50.

[104] - Neml/16.

[105] - Meryem/5-6.

[106] - Enfal/75.

[107] - Nisa/11.

[108] - Bakara/180.

[109] - Casiye/27.

[110] - En’am/67.

[111] - Zümer/40.

[112] - Al-i İmran/144.

[113] - Kayle, Evs ve Hazrec’in ninesidir.

[114] - Tevbe/13.

[115] - İbrahim/8.

[116] - Şuara/227.

[117] - Sebe/46.

[118] - Hud/121.

[119] - Meryem/5-6.

[120] - Neml/16.

[121] - Yusuf/18.

[122] - Muhammed/24.

[123] - Mü’min/78. Şerh-i İbn-i Ebi’l- Hadid, c. 16, s. 236. Keşf’ul- Ğumme, c. 1, s. 492. Müruc’uz- Zeheb, c. 2, s. 311. A’lam’un- Nisa, c. 4, s. 116. Tezkiret’ul- Havass, s. 179. Keşf’ul- Mehacce, s. 124. el- İmamet-u ve’s- Siyase, c. 2, s. 14. el-İsabe, s. 61. Usd’ul- Ğabe, c. 2, s. 522. Tarih-i İbn-i Kesir, c. 12, s. 441. İkd’ul- Ferid, c. 2, s. 6. Mizan’ul- İ’tidal, c. 2, s. 172.

[124] - Maide/81-82.

[125] - Zümer/15.

[126] - A’raf/96.

[127] - Zümer/51. İhticac, c. 1, s. 108. Emali, c. 1, s. 384. Delail’ul- İmamet, s. 39. Belağet’un- Nisa, s. 32. Keşf’ul- Ğumme, c. 23, s. 147. Şerh-i İbn-i Ebi’l Hadid, c. 16, s. 233. A’lam’un- Nisa, c. 4, s. 123. Bihar, c. 43, s. 158. Avalim, c. 11, s. 445. İhkak’ul- Hak, c. 10, s. 306. Nehc’ul- Hayat, s. 126.

[128] - Bihar, c. 28, s. 303; c. 43, s. 203; el-İmamet-u ve’s- Siyase (İbn-i Kuteybe), c. 1, s. 20.; A’lam’un- Nisa (Cahiz) c. 3, s. 1214.

[129] - Bihar, c. 43, s. 204. Keşf’ul- Ğumme, c. 1, s. 494. Mecma’un- Nureyn.147. Nehc’ul- Hayat, s. 291.

[130] - Bihar, c. 79, s. 27. Beyt’ul- Ahzan, s. 176. Nehc’ul- Hayat, s. 315.

[131] - Bihar, c. 43, s. 214. A’yan’uş- Şia, c. 1, s. 321. Avalim, c. 11, s. 514. Nehc’ul- Hayat, s. 320.

index