HZ. ALİ (A.S)


SÖZLERİNDEN - "KIRK HADİS"

FAZİLETLERİ VE SİRESİ HAYATI ŞİİR

KISACA HZ. ALİ (A.S)’IN
HAYATI,FAZİLETLERİ,
SİRESİ VE SÖZLERİ

Bismillahirrahmanirrahim

 

Bütün hamt ve övgüler alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam peygamberlerin en seçkin ve güzidesi olan Hz. Muhammed Mustafa’ya ve O’nun tertemiz Ehl-i Beyt’ine olsun.

Tarih boyunca hakla batıl hep birbiriyle karıştırılmış böylece çeşitli fırkalara bölünmüşlerdir. Yahudiler 71 fırkaya, Hıristiyanlar 72 fırkaya, İslam ümmeti ise 73 fırkaya bölünmüştür. Bu 73 fırkanın her biri kendisini hak bilmektedir. Acaba gerçekten bunların hepsi hak mıdır? Yoksa bunlardan sadece bir tanesi mi haktır?

Resulullah (s.a.a)’in buyurduğuna göre bunlardan sadece bir tanesi haktır; geri kalanı ise doğru değildir. Bunca fırkalar arasında o hak olan fırkayı nasıl bulmak mümkündür? Bu hak olan fırkayı Resulullah (s.a.a)’in sözlerinde aramak gerekir.

Hz. Peygamber’in, Ehl-i Beyt’ini Nuh’un kurtuluş gemisine benzetmesi, Ehl-i Beyt’le Kur’ân’ı ümmete emanet olarak bırakması, “Ehl-i Beyt’ten öne geçmeyin helak olursunuz; onlardan geri kalmayın yine helak olursunuz” buyurması, O’nları Hıtta kapısına benzetmesi, veya “Ali hak iledir, hak da Ali ile”; “ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır; ilim isteyen o kapıdan gelsin”; “Ali cennetle cehennemi bölendir”; “Ali benden sonra benim vasim ve halifemdir”; “Ali bana nispetle, Harun’un Musa’ya nispeti gibidir”; “Ali başımdaki iki göz gibidir”; “Ali’nin hizbi Allah’ın hizbidir, düşmanlarının hizbi ise Şeytanın hizbidir”; “ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır” diye buyurmuş olduğu sözler, hakkın kimle beraber olduğunu gün ışığı gibi aydınlığa çıkarmaktadır. Ama hakla batıl karıştırılmış olduğundan dolayı bu parlak güneşin önünü bulutlar sarmıştır. Bundan dolayı çoğu insanlar hakkı bulmakta oldukça zorlanıyorlar.

Sıffin savaşında bir adam Hz. Ali (a.s)’ın yanına gelerek şöyle dedi: “Ya Ali! Bu iki gruptan hangisi haktır; her iki tarafta da Resulullah’ın ashabı vardır; Muaviye vahiy katibidir! Resulullah’ın sahabesindendir! Sen de Resulullah’ın damadı, amcasının oğlu ve O’nun kardeşisin?”

Hz. Ali (a.s) onun cevabında şöyle buyurdular: “Hak, şahsiyetlerle tanınmaz; önce hakkı tanı sonra hak ehlini tanırsın; batılı tanı sonra batıl ehlini tanırsın

Evet hakkı tanımadan batılı tanımak mümkün değildir; hakeza batılı tanımadan hakkı tanımak da mümkün değildir.

Şimdi gelelim Hz. Ali (a.s)’ın hilafet meselesine. Bazıları ellerindeki delillerle hilafetin Hz. Ali’nin hakkı olduğunu söylerler; bazıları akıl ve fikirleriyle Ebu Bekir’in hakkı olduğunu söylerler; bazıları da hilafetin Hz. Ali’nin hakkı olduğunu fakat maslahatın bu olmadığını söylerler.

Ben bu üç grubun görüşlerinin delillerine değinmeksizin şöyle bir soru sormak istiyorum? Acaba üstünlük ne iledir? Üstünlük özet olarak şunlardan ibarettir diyebiliriz:

İman, Cihat, İlim, Masumiyet, Cömertlik, Zahitlik, İbadet, Hilim, Sabır, Keramet, Adalet, Ailevi üstünlük, Peygamber’e yakınlık, Yiğitlik, Takva, Şecaat, Fesahat, belagat vs.

Biz bu özelliklere baktığımızda, Hz. Ali (a.s)’ın herkesten önde geldiğini görmekteyiz. Örneğin; Hiçbir sahabe ilimde onun seviyesi makamında değildir. Ebu Bekir ve Ömer defalarca; “Ali olmasaydı, biz helak olurduk” demişlerdir. Cihat, kahramanlık ve yiğitliğinde yine kimse onun seviyesine çıkamamıştır. Peygambere yakınlığı, Allah’a ve resulüne ilk iman getirmesinde de kimse ondan öne geçememiştir. Üstünlük sayılan diğer özelliklerde de onun ayarında hiçbir kimse yoktur. Bunlar aklen, mantıken onun hilafete herkesten daha layık olduğunu gösterir. Üstelik O’nun hilafetinin Allah ve resulü tarafından belirlendiği ve halka bildirildiğine ait de kitap ve sünnette yüzlerce delil vardır.

Diğerlerini Hz. Ali’den öne geçiren gruplara gelince; onlar araştırmaksızın, karşı tarafın delillerini görmeksizin, babalarından duydukları şeylerle yetinmiş, kendilerini araştırma zahmetine düşürmek istememişlerdir. Eğer hak ve batılın ne olduğunu tanımış olsalardı, artık hayranlıktan kurtulup doğru yolu bulmuş olurlardı.

Ehl-i Sünnet alimleriyle konuştuğumuzda -ki genellikle halifeler hakkında konuşmak istemiyorlar- bizler de Ehl-i Beyti seviyoruz, hatta sizlerden daha çok seviyoruz! diye iddia ediyorlar. Karşılaştığım bir hadiseyi burada nakletmekte yarar görüyorum.

 Bir gece Ehl-i Sünnetin büyük alimlerinden olan bir iki alimle Ehl-i Beyt, sahabe ve onların faziletleri hakkında konuşuyorduk. Sünni alim dedi ki; biz Ehl-i Beyti sizden daha çok seviyoruz!!!

Ben de onun bu sözüne karşılık şöyle dedim: Ehl-i Beyt’i kuru kuruya ve sadece dilde sevmek yeterli değildir; sözde ve amelde de onu ispatlamak gerekir. Şimdi sizden şöyle bir soru soruyorum: Ehl-i Beyti sevdiğinizi iddia ettiğinize göre acaba Ehl-i Beyt’in sözlerinden oluşan kaç kitap sizin kitaplarınız arasında vardır? Lütfen onların isimlerini söyleyin.” Sünni alimi bu sözü duyunca bir kaç dakika sustu, sorumu yine tekrarladım yine de cevap vermedi. Galiba Ehl-i Beyt hakkında ne kadar kusur ettiklerinin farkına vardı. Bu arada tarihten bazı örnekler verdik. Ravilerin de Ehl-i Beyt hakkında kusur ettiklerini, onların Ehl-i Beyt hakkında ne kadar haksızlık yaptıklarını delillerle vurguladık. Örneğin; Ehl-i Sünnetin büyük kaynaklarından olan Sahih-i Buhari’de, Hz. Peygamber’in yanında 6 ay veya en fazla 1 yıl küsur kalan ve her saatte de Hazretin yanında bulunmayan Ebu Hureyre’den 7 bine yakın hadis nakledilmiştir. Ama Hz. Peygamber (s.a.a)’in iki torunu olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (a.s)’dan toplam 17 hadis nakledilmiştir; çocukluğundan beri Hz. Peygamber’in yanında bulunan Hz. Ali (a.s)’dan ise 170 hadis nakledilmiştir. Bu Ehl-i Beyt hakkında en büyük zulüm ve haksızlık değil midir?

Ehl-i Beyt’i sevmenin ve onlara sarılmanın manası, onların sözlerine sahip çıkmak, o sözleri yaymak ve yaşam biçimimizi onlara göre ayarlamaktır. Ehl-i Beyt’i seviyorum deyip onların sözlerinden habersiz kalmak, veya onları okumaktan kaçınmak, Ehl-i Beyt’ten habersiz kalmak ve Ehl-i Beyt’ten kaçmak demektir.

Biz bu kitapta olabildiğince az ve öz olarak O’nların siyer ve sözlerine değindik ve onları halkımıza aktarmaya çalıştık. Umulur ki daha himmetli insanlar çıkıp onların bütün hal, hareket ve sözlerini halkımıza anlatırlar inşaallah

Hz. Ali (a.s) gibi büyük bir şahsiyeti tanıtmak benim gibi kulların haddini aşmaktadır. O’nun şahsiyetini olduğu gibi anlatabilmek pek kolay olmadığı gibi bizlere mümkün de değildir. Zira Hz. Peygamber (s.a.a)’in kendisi şöyle buyurmuştur: “Ya Ali! Seni benden ve beni de senden başkası tanıyamaz.”

Bununla birlikte yine de mümkün olduğu kadar O’nların sözlerinden yararlanalım, onları halka anlatalım, Allah Teala’nın bizlere vermiş olduğu böyle büyük bir nimetten istifade edelim. Allah Teala cümlemizi, onların gerçek takipçilerinden kılsın, kıyamet günü bizi onlardan ayırmasın, onların şefaatini bizlere nasip etsin, bu çalışmalarımızı en güzel bir şekilde bizlerden kabul buyursun ve daha nice hizmetler yapmaya bizleri muvaffak eylesin inşaallah. Amin.

Burada Kerküklü kardeşimiz Kadı Oğlu’nun, Hz. Ali (a.s)’ın methinde “Diyalog” adlı söylemiş olduğu çok güzel şiirini de, yararlı olacağı ümidiyle şurada naklediyoruz:




ŞİİR

 

 

Söyledi Kâbe’de kim dünyaya gözün açtı?

Söyledim ol insan ki mihraptan ruhu uçtu.

 

Söyledi Ahmed, kimi kendine kardeş etti?

Dedim ol eri ki, Emin’nin yerinde yattı.

 

Söyledi Mustafa’nın vasiyi kimdir bil-hak?[1]

Söyledim Muhammed’in nefsi[2] ve rabb’il- felak.[3]

 

Söyledi güneşi kim döndürdü zeval oldu?[4]

Söyledim Betûl[5] O’na göklerden helal oldu.

 

Söyledi kimdir yarın saki-yi ab-ı Kevser?[6]

Söyledim Bedir Günü sahib-i ol Zulfikar.

 

Söyledi Muhammed’in Harun’un bildir mene

Söyledim Kur’ân hükmünü öğreten inse cine.

 

Dedi “men kuntu mevlah” [7] hadisin Gadir Günü

Kimin hakkında Ahmed söyledi? Bildir bunu.

 

Söyledim Cibril indi Ahmed’e dedi söyle:

“Kardeşin Veliyyullahı” millete i’lan eyle.

 

Söyledi Fevatimi kim yetirdi mehcere?[8]

Söyledim Harun olan Muhammed Peygamber’e.[9]

 

Söyledi Taha’ya[10] kim Uhud’da oldu kalkan?

Söyledim O yiğit ki kılıcın övdü Rahman.[11]

 

Dedi Merheb’i[12] kim yıktı yere Hayber Günü?

Dedim onun kapısın kopartan zafer günü.

 

Söyledi be kim dedi dünyaya “gurri gayri”?[13]

Söyledim Belağa’nı[14] git oku cevap yeri.

 

Söyledi hangi insan süt verdi katiline?

Söyledim yüzük veren rükuda sailine.[15]

 

Söyledi toplanır mı tüm bunlar bir insanda?

Söyledim evet dostum, nususu var[16] Kur’ân’da.

 

Söyledi peki kimdir söyle bu yüce insan?

Söyledim mevlam Ali İmam’ul- ins-i ve’l- can.[17]



KISACA HZ. ALİ (A.S)’IN HAYATI

 

Hz. Ali (a.s), Resulullah (s.a.a)’in vasisi, halifesi ve on iki imamın ilkidir. Hz. Ali (a.s), Amm’ul- Fil’in 30. yılının on üçüncü günü,[18] bazı rivayetlere göre Zilhicce ayının yedinci günü[19] Kabe’de dünyaya geldi.

Değerli babası, Ebu Talib, annesi ise Esed kızı Fatıma’dır. Zeyd ve Haydar da onun diğer mübarek isimlerindendir.[20] İki meşhur künyesi de Ebu’l- Hasan ve Ebu Turab’dır.[21] Hazretin hiç kimsenin ortak olmadığı kendisine has lakabı ise “Emir’ul- Muminin”dir; Murtaza, Hadi, Sıddık, Faruk, Veli, Şahid...de onun yüzlerce lakaplarından sadece bir kaç tanesidir.[22]

Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s)’ın çocukluk dönemi, Resulullah (s.a.a)’in çocukluk döneminin geçtiği evde geçmiştir; o evde büyüyüp olgunlaşmıştır. Bu büyük şahsiyetlerin her ikisi de Ebu Talib’i bir baba ve yönetici olarak tanıyorlardı; Esed kızı Fatıma’ya da anne diyorlardı.[23]

Bu iki yüce şahsiyet arasındaki köklü ailevi bağlılık, Resulullah (s.a.a)’in Hz. Ali’yi iyi eğitmesi ve onu özel lütuflarından yararlandırması için uygun bir zemin hazırlamıştı.

Hz. Ali (a.s)’ın kendisi o değerli lütufları şöyle anıyor:

“Çocuktum henüz, o beni bağrına basar, yatağına alırdı;... beni koklardı; lokmayı çiğner, ağzıma verir yedirirdi... Ben de her an, devenin yavrusu,nasıl anasının ardından giderse, onun ardından giderdim;o her gün bana huylarından birini öğretir ve ona uymamı buyururdu. Her yıl Hıra dağına çekilir, kulluğa koyulurdu. Onu ben görürdüm, başkası görmezdi.” [24]

On üç yıl böylece geçti, Resulullah (s.a.a) İnzar ayetinin[25] nazil olmasıyla kendi akrabalarını İslam’a davet etmekle görevlendi. Muhammed bin Cerir-i Taberi, Hz. Ali (a.s)’ın şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Resulullah (s.a.a) beni çağırdı ve şöyle buyurdu: “Ya Ali! Allah-u Teala, kendi yakınlarımı inzar etmemi (uyarıp korkutmamı) emretmiştir. Sen bizim için bir yemek yap. Sonra Abdulmuttalib oğullarını, onlarla konuşmam için bir araya topla da iletmekle görevli olduğum şeyi onlara ileteyim.”

Ben de Resulullah’ın emri üzere onları bir araya topladım, Resulullah (s.a.a) onlara hitaben şöyle buyurdular: “Allah-u Teala, sizi O’na davet etmekle beni görevlendirmiştir. Sizlerden hanginiz, aranızda benim kardeşim, vasim ve halifem olmak istiyor?” Orada bulunanların hepsi sustular. Onların hepsinden yaşta küçük olmama rağmen; “Ya Resulellah! Ben senin yardımcın olmak istiyorum” dedim. Resulullah (s.a.a) elini benim boynuma koyarak şöyle buyurdu: “Bu şahıs, benim sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifemdir; sözünü dinleyin ve emirlerine uyun.” [26]

Böylece İslam’ın şanlı tarihinde, Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s) ilk müslüman olarak tanınmış oldu. Nitekim Zeyd bin Erkam ve İbn-i Abbas’ın tanıklığıyla Hz. Peygamber’in aleni davetinden önce de Hz. Ali müslümandı.[27]

Buna ilaveten Hz. Ali’nin hilafet ve vesayeti, “Gadir-i Hum” günü diğer müslümanlara da açıkça beyan edildi.

İslam’ın aşikar olmasıyla Kureyişlilerin Resulullah’a karşı eziyetleri de başladı, bu baskı ve eziyetler hicret zamanına kadar devam etti. Tarihin tanıklığıyla bu müddet içerisinde Resulullah’ın en büyük yardımcı ve destekçisi, Hz. Ali’nin babası Ebu Talib olmuştur. Ebu Talib Kureyşin büyüğü olmasına rağmen hiçbir zaman Resulullah’ı Kureyişlilere teslim etmedi. Oğulları Ali ve Caferi ve kardeşi Hamza’yı ona yardımcı olmaya ve sürekli onun yanında bulunmaya davet etti.[28]

Bi’setin onuncu yılında Ebu Talib’in ölümüyle, Kureyşin Müslümanlara olan baskı ve eziyetleri daha da arttı. Resulullah’a küstahlık yapmaya başladılar ve defalarca onu öldürmek istediler. Nihayet her kabileden bir kaç genç toplanıp hep birlikte ansızın Hazrete saldırarak onu kılıçla öldürmeyi kararlaştırdılar.[29]

Resulullah (s.a.a), İlahi vahiy ile onların bu komplosundan haberdar oldu ve gece vakti Mekke’yi terk etmesi emredildi. Bu yüzden Hz. Ali’yi çağırarak o gece (Leylet’ul- Mebit) kendi yerinde yatmasını ondan istedi. Hz. Ali de canı gönülden kabul edip onun yerinde yattı.[30]

Kureyş gençleri sabaha doğru yalın kılıçla Resulullah’ın evine saldırdılar. Ama içeriye girdiklerinde Hz. Ali’yi, Peygamber (s.a.a)’in yatağında gördüler. Bu esnada çok sinirli olduklarından dolayı Hz. Ali’yi Mescid’ul- Haram’a çekip kısa bir tutuklamadan sonra serbest bıraktılar.[31]

Allah-u Teala bu eşsiz fedakarlığı takdir ederek şu ayeti nazil etti:

“İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını arayıp kazanmak amacıyla canını satar.”[32]

Bu ayet birçok Şia ve Ehl-i Sünnet müfessirlerinin görüşüne göre Hz. Ali (a.s)’ın fedakarlığı ve makamı hakkında nazil olmuştur.[33]

Resulullah (s.a.a)’in Medine’ye hicretinin peşice, Hz. Ali (a.s) da o şehre gitti. Hicretin ikinci yılında Hz. Fatimet’üz- Zehra ile evlendi.[34] Bir yıl sonra da ilk çocuğu olan İmam Hasan (a.s) dünyaya geldi.[35]

Medine’de İslami bir toplumun oluşmasıyla İslam’la küfür arasında çok önemli savaşlar oldu. O önemli savaşlardan ilki Bedir savaşı idi. Bu savaş hicretin on sekizinci ayında vuku buldu.[36] Ondan sonra da Uhud, Handek, Hayber, Tebuk vb. savaşlar baş gösterdi.

Tarih kitaplarının yazdığına göre, Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s), Tebuk savaşı hariç bu savaşların hepsinde İslam ordusunun sancaktarı idi.[37]

Hz. Ali (a.s) Bedir savaşında düşman ordusundan yirmi bir kişiyi öldürdü.[38] Öldürdükleri kişiler arasında Muaviye’nin dedesi Utbe, dayısı Velid ve kardeşi Hanzele de vardı.[39] Uhud savaşında ise (örnek olarak diyoruz) Kureyş’in meşhur savaşçılarından dokuz kişiyi yere serdi. Bu savaşta bedeninden yetmiş yara alarak son ana kadar Hz. Peygamberi savundu. Oysa İslam ordusundan bir kaç kişi hariç diğerleri firar edip dağa sığındılar. Cebrail (a.s), Hz. Ali’nin bu fedakarlığını görünce bir kaç defa: “Zulfikardan başka kılıç, Ali’den başka da yiğit yoktur.”dedi.[40]

Handek gazvesinde, Arapların ünlü kahramanı Amr bin Abduved’i ağır bir darbeyle yere serdi. Bu çok değerli zaferle, düşman ordusunun kalbine büyük bir korku saldı. Resulullah (s.a.a) o darbeyi şöyle değerlendirdi:

“Ali’nin Handek günündeki darbesi, ümmetimin kıyamete dek bütün amellerinden daha üstündür.” [41]

 Hayber savaşında, bayrağı ilk önce Ebu Bekir, sonra da Ömer eline alıp meydana çıktı; ama bir zafer elde etmeksizin geri döndüler. Resulullah (s.a.a) çareyi, bayrağı Hz. Ali’ye vermekte gördü. Bu yüzden şöyle buyurdu:

“Yarın bayrağı öyle bir kişiye vereceğim ki, o Allah’ı ve Resulünü seviyor; Allah ve Resulü de onu seviyorlar.”

Sa’d bin Ebi Vakkas şöyle diyor:

Biz o kişinin kim olduğunu görmemiz için ayağa kalktık. Bu esnada Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ali’yi benim yanıma çağırın.” Hz. Ali gözleri ağrıdığı halde Peygamber (s.a.a)’in yanına geldi. Hz. Peygamber, ağzının mübarek suyunu onun gözlerine sürerek bayrağı onun eline verdi. Allah-u Teala Hayber’i, onun eliyle fethetti.[42]

*   *   *

Nihayet Hz. Ali (a.s)’ın hayatının en kritik anları olan hicretin 10. Yılı Zilhicce ayının 18. günü yetişti. O gün Hz. Peygamber (s.a.a), yüz bin kişiyi aşan büyük bir toplulukla Haccet-ul Veda yolculuğundan dönüyordu. Gadir-i Hum’a vardıklarında şu Tebliğ ayeti nazil oldu:

“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz, Allah, kafir olan bir topluluğu hidayete eriştirmez.”[43]

Bu kader belirleyici ayetin nazil olmasıyla 120 bin kişiden oluşan kervanın durdurulması emredildi. Onların hepsi, Resulullah (s.a.a)’in çevresinde toplandılar. Resulullah (s.a.a) namaz kıldıktan sonra fasih bir hutbe okudu. Sonra Hz. Ali’nin elinden tutup kaldırarak şöyle buyurdu:

“...Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol.” [44]

Müslümanlar grup grup Hz. Ali’yi kutlamak ve ona biat etmek için yanına müşerref oluyorlardı. Ömer de İmam (a.s)’ın yanına gelerek şöyle dedi:

“Ey Ebu Talib oğlu Ali! Ne mutlu sana! Sen benim ve her müminin mevlası oldun.”

Daha sonra Allah-u Teala İkmal ayetini indirdi:

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip-beğendim.”[45]

*   *   *

Gadir olayından yaklaşık yetmiş gün bir zaman geçtikten sonra Resulullah (s.a.a) vefat etti. Emir’ul- Muminin Ali (a.s), Hz. Peygamber’in kefen ve defin işleriyle meşgul oldu. Ama diğer bir grup, bu fırsattan yararlanarak kendi aralarından halife seçmek için Beni Sakife denilen bir yerde toplandılar. Kargaşa ve tartışmalardan sonra Ebu Bekir’i halife olarak seçtiler. Halk grup grup ona biat etmeye başladı. Hz. Ali ve yaranlarından bazıları Ebu Bekir’e biat etmekten kaçındılar. Ebu Bekir Ömer’e; “Ali ve yaranlarının peşice git onlardan biat al; biat etmezlerse onlarla savaş” diye emretti.

 Ömer de kendisiyle ateş getirip[46] biat için evden çıkmadıkları takdirde evi yakacağına dair yemin etti![47] Öyle de oldu... Hz. Ali’nin, evinin kapısını yakarak biat etmesi için zorla evinden dışarı çıkardılar; hamile olan eşi Hz. Fatıma (a.s)’ı da kapıyla duvar arasında sıkıştırıp Muhsin ismindeki çocuğunu daha dünyaya gelmeden öldürdüler.[48]

Emir’ul- Muminin Ali (a.s) o gön İslam ve Müslümanların maslahatını korumak için kıyam etmedi. Ama Hz. Fatıma’nın yardımıyla, aldanan Müslümanlara hakkı tebliğ etmeye başladı ve onların İlahi görevlerini bir kez daha hatırlattı. Ama artık iş işten geçmişti. Hz. Ali (a.s) yapa yalnız kalmıştı, tek yardımcısı olan aziz eşi Fatıma (a.s)’ı da kaybetmişti. Bunca musibetler, Resulullah’ın vefatından 75 veya 90 gün geçmeksizin vuku bulmuştu.

*   *  *

Hilafet 25 yıl boyunca üç kişinin (Ebu Bekir, Ömer, Osman) eline geçti. İmam (a.s) bu müddet içerisinde hükümetten uzak olduğu halde ümmeti hidayet etmekle meşgul oldu, halifelerin yanlış hareketlerini onlara hatırlattı, ülkenin iç ve dış dini sorunlarını cevaplandırdı, Kur’an’ı bir araya toplamaya ve mahrumları özellikle Beni Haşim’i himaye etmeye koyuldu. Bir cümlede diyecek olursak; dini korumak için gece-gündüz çaba sarf etti.[49]

Hz. Ali’nin imamet yıldızı, üç halife döneminde de öyle parladı ki, Ebu Bekir yaptığından pişmanlık duydu.[50] Ömer ve Osman; “Eğer Ali olmasaydı helak olurduk” diyerek onun ilahî makamını itiraf ettiler.[51]

Osman’ın hilafeti döneminde, hilafet tezgahında zulüm ve fesadın artması, halkın incinmesi ve rahatsızlığına yol açtı; öyle ki, bu yüzden Hicri 35’de Osman’ın evini muhasaraya alıp onu öldürdüler. Sonra Hz. Ali’nin kapısına gelerek, onun hükümeti kabul etmesini ısrarla istediler. Hz. Ali (a.s) hilafete gelme olayını şöyle anlatıyor:

“...Derken, halkın benim etrafıma, sırtlanın boynundaki kıllar gibi üşüşmesi kadar beni üzen bir şey olmadı; her yandan, birbiri ardınca çevreme üşüştüler; öyle ki, kalabalıktan Hasan’la Hüseyin, ayaklar altında kalacaktı neredeyse. Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandılar, bu kargaşada elbisem bile yırtılmıştı...

Ama şunu da bilin ki, andolsun tohumu yarana, bu topluluk biat için toplanmasaydı, Allah’ın, zalimin doyup zulmetmemesi, mazlumun aç kalmaması hakkında bilginlerden aldığı ahd-ü peyman olmasaydı hilafet devesinin yularını sırtına atardım; ümmetin sonuncusunu, ilkinin kasesiyle suvarır giderdim. Siz de anlamışsınızdır ki, şu dünyanızın değeri, bir dişi keçinin aksırığındaki burnunun sümüğünden de değersizdir bence.” [52]

Emir’-ul Muminin Hz. Ali (a.s), halkın isteğini kabul ederek zahiri hilafet makamını üstlendi; halk da ona biat etti. Sonra valilerini şehirlere gönderdi, Zübeyr ve Talha da şehirlere gönderilecek olan valilerdendi, ama memur oldukları yere gönderilmeden makamlarını kaybettiler. Çünkü onlar, Hz. Ali (a.s)’ın elinden valilik makamı hükmünü aldıklarında; “Bu sıla-i rahimden dolayı Allah sana mükafat versin”dediler. İmam (a.s) bu sözden rahatsız olup; “Müslümanların önderliğinin sıla-i rahimle ne ilişkisi vardır” diyerek valilik hükmünü onlardan geri aldı.[53]

Talha ve Zübeyr artık kendileri için bir yer ve makam görmeyince, Allah’ın evini (Kabe’yi) ziyaret etmek bahanesiyle Aişe’nin oturduğu Mekke şehrine gidip Aişe’yi, Osman’ın kanını Hz. Ali’den almaya tahrik ettiler.

Onlar bu iş için Basra’yı seçtiler, kendileriyle birlikte büyük bir topluluğu da oraya çektiler. Hz. Ali (a.s) muhaliflerin hareketinden haberdar olunca, yaranlarından dört yüz kişiyle birlikte o şehre gidip savaş çıkmasını önlemek için çok çaba sarf etti. Ama onlar Hz. Ali’nin sözünü kabul etmeyerek Hicretin 36. yılının Cemadi’l- Evvel ayında Cemel savaşını başlattılar. Nakisin’lerin (biatlerini bozanların) bu savaşı, Cemel savaşı olarak adlandı. Çünkü Aişe’nin tahtırevanı bir devenin üzerinde idi.[54] Onun taraftarları, onun etrafını sarmışlardı. Nihayet Aişe’nin devesi yere düşürülerek ordusu dağılıp Aişe mağlup oldu. Hz. Ali (a.s)’ın emriyle, Aişe Medine’ye gönderildi. Ama İmam (a.s)’ın kendisi Medine’ye gitmedi. Hicretin 36. yılının Recep ayında Kufe şehrine döndü.[55]

Bu savaştan sonra, Hicri 37’de vaki olan Sıffin savaşına hazırlandı. Bu savaşı Kasitin (zalim)lerin baş elemanı olan Muaviye başlattı. Muaviye ikinci halife zamanından itibaren Şam hükümetinin valisi idi. Hz. Ali (a.s)’ın zahiri hükümeti döneminde onunla biat etmekten kaçındı ve kendi adına halktan biat aldı. O, Osman’ı mazlum halife tanıtarak kendisini onun kanının sahibi olarak göstermeye çalıştı. İmam (a.s) hakkında öyle bir tebligat yaptı ki, Sıffin’de Şamlı bir genç, Hz. Ali’nin namaz kılmadığını söylemişti.[56]

Velhasıl, Hz. Ali (a.s), Muaviye’nin ordusuna karşı koymak için Kufe’den ayrıldı. Fırat nehri, Kerbela, Sabat, Enbar ve Rıkka şehirlerinden geçerek Şam topraklarından olan Sıffin’e ayak bastı, orada savaş ateşi tutuştu ve bu savaş dört ay sürdü. Bu savaşta Hz. Ali (a.s)’ın ordusu Muaviye’nin ordusuna galip geldi; öyle ki, Muaviye atını alıp kaçmak istedi. Amr bin As ona; Nereye? diye sordu. Muaviye; “Durumun nasıl olduğunu görüyorsun, şimdi düşüncen nedir? dedi. Amr bin As cevaben şöyle dedi: “Bir yoldan başka kurtuluş yoktur; o da şudur ki, Kur’an’ları kaldırıp onları Kur’an’a davet etmelisin.” Muaviye’nin ordusu Kur’an’ları kaldırıp; “Sizi Allah’ın kitabına davet ediyoruz” dediler. Emir’ul- Muminin Ali (a.s); “Bu bir hiledir, bir aldatmadır, onlar Kur’an ehli değillerdir,[57] natık Kur’an benim.” [58] buyurdular.

Bununla birlikte Amr bin As’ın hilesi, Hz. Ali’nin ordusundan bazıları arasında etkili oldu. Onlar Emir’ul- Muminin Ali (a.s)’ı hakemiyeti kabullenmeye mecbur ettiler. Hz. Ali tarafından (bir grup ashabın tahmiliyle) Ebu Musa Eş’ari, Muaviye tarafından ise Amr bin As savaşın kaderini belirlemek için tayin edildiler. O ikisi birbiriyle istişare ettikten sonra Hz. Ali ve Muaviye’yi kendi makamlarından uzaklaştıracaklarını kararlaştırdılar. İlk önce Ebu Musa’yı minbere çıkardılar, o cehaletle Hz. Ali’yi makamından azletti. Sonra Amr bin As minbere çıkıp aldıkları kararın aksine şöyle dedi: “Ben bu yüzüğü parmağıma taktığım gibi Muaviye’yi kendi yerinde baki bırakıyorum. Amr bin As’ın hilesi ile halkın içerisinde tekrar kargaşa ve ihtilaf çıktı; bu iki şahıs Kur’an hükmüyle hakemlik yapmadılar diyerek kavga edip dağıldılar.

Hakemiyeti Hz. Ali (a.s)’a tahmil eden grup, bu planlarının suya düştüğünü görünce tekrar İmama karşı muhalefet etmeye kalkıştılar; Hz. Ali’ye; “Allah’ın emrine dönmemiz için neden kılıçla bizi doğrultmadın?!” diye itiraz etmeğe başladılar; “La hükme illa lillah” (Hüküm verme ancak Allah’a aittir) diyerek slogan attılar.[59] Hz. Ali (a.s) onların bu sözünü duyunca şöyle buyurdu: “Hak bir sözdür; ama onunla batıl kastediliyor.” [60]

Kendilerine “Havariç” veya “Marikin” (dinden çıkanlar) denilen bu grup, Kufe’den çıkıp Kufe’nin yakınında yer alan “Harvra” denilen bir köyde toplandılar. Onlar Hz. Ali’nin emirlerine karşı çıktılar. İmam (a.s)’ın dostu ve memuru olan Abdullah bin Habbab ve onunla birlikte olanları katlettiler. Nihayet hicretin 39. yılında, alevi hükümeti karşısında “Nehrevan” savaşının ateşi körüklendi. Bu savaşta on kişi hariç onların hepsi kılıçtan geçirildi. Ama İmam (a.s)’ın ordusundan sadece bir kaç kişi şehit düştü.[61]

Bu fitneden sonra, Havariç’den üç kişi Mekke’de toplanıp Müslümanların siyasi durumları hakkında bazı sinsi müzakerelerden sonra, Hz. Ali, Muaviye ve Amr bin As’ı öldürmeyi kararlaştırdılar. Bu üç kişiden Abdurrahman bin Mulcem, Hz. Ali’yi öldürmeyi üstlendi; bu uyumsuz komployu uygulamak için Kufe’ye doğru hareket etti. Ramazan ayının 19. Gününün şafak vakti zehirli kılıcıyla Hz. Ali (a.s)’ın kafasına ağır bir darbe indirdi.[62] İmam Zeyn’ul- Abidin (a.s)’ın buyurduğuna göre o darbe, İmam (a.s) secdegahta iken onun mübarek başına indirildi.[63]

Emir’ul Muminin Ali (a.s), o mel’unun darbesinin isabetinden sonra şöyle buyurdu: “Fuztu ve Rabb’il Ka’be!” (Ka’be’nin Rabbine andolsun ki, kurtuluşa erdim!)[64]

İmam Ali (a.s) iki gün kendi evinde yattıktan sonra, hicretin 40. yılı Ramazan ayının yirmi birinde şahadete erişti.[65]

Hz. Ali (a.s)’dan birçok konularda, çok değerli hikmetli sözler nakledilmiştir. Nehc’ul- Belağa kitabı o sözlerden sadece bir bölümüdür. Nehc’ul- Belağa kitabı üç bölümden ibarettir: Hutbeler, Mektuplar ve Hikmetler (Kısa sözler). Bu kitap edebiyat kitaplarının en seçkinlerindendir. Nehc’ul- Belağa’ya 210’dan fazla şerh ve açıklamalar yazılmış ve bugünün çeşitli dillerine tercüme edilmiştir.

Hz. Ali (a.s)’ın çocuklarının sayısını, otuz üç[66], otuz iki[67], yirmi dokuz[68], yirmi sekiz[69] ve yirmi yedi[70] yazmışlardır. Elbette o çocuklar çeşitli annelerden dünyaya gelmişlerdir.

Hz. Fatıma (a.s)’dan beş çocuğu olmuştur; isimleri şunlardır: Hasan (a.s), Hüseyin (a.s), Zeyneb (a.s), Ümmü Gülüsüm (a.s) ve Muhsin. Muhsin, mel’unlar tarafından anne karnında öldürülmüştür.

Ümm’ül- Benin’den de Kerbela’da şehit düşen dört çocuğu olmuştur. Adları şunlardır: Abbas (a.s), Cafer, Osman ve Abdullah.

Havle-i Hanefiyye’den de Muhammed-i Hanefiyye dünyaya gelip değerli babasının yaranlarından sayılmaktadır.



ALİ (A.S)’IN FAZİLETLERİ VE SİRESİ

 

Hz. Ali (a.s)’ın Makamı

 Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

 “Ali bendendir; ben de Ali’denim.” [71]

 Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Ali bana nispet, bedenimdeki başım gibidir.” [72]

Resulullah (s.a.a) buyurmuşlar ki:

“Ali insanların en üstünüdür; bunu kabul etmeyen kafirdir.” [73]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuşlar ki:

“Ali, yaratıkların en iyisidir.” [74]

Zeyd Ali’den, Ali Hüseyin’den, Hüseyin de Ali bin Ebu Talib’den, Resulullah’ın bir kılı tutarak şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir:

“Kim senden olan bir kılı incitirse (senin kılına dahi dokunursa) beni incitmiştir, beni inciten Allah’ı incitmiştir; O’nu incitene Allah’ın laneti olsun.” [75]

Hz. Ali (a.s)’ın Faziletleri

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Eğer ormanlar kalem, deniz mürekkep, cinler hesap eden, insanlar katip olurlarsa, Ali bin Ebi Talib’in faziletlerini sayamazlar.” [76]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Allah-u Teala, kardeşim Ali’ye sayılmayacak kadar çok faziletler vermiştir. Kim onun faziletlerinden birini, ona ikrar ettiği halde zikrederse, Allah-u Teala onun geçmişte ve son zamanda işlediği günahlarını affeder. Kim onun faziletlerinden birini yazarsa, melekler sürekli olarak o yazıdan bir eser kaldıkça ona mağfiret dilerler. Kim onun faziletlerinden birini dinlerse, Allah Teala, onun işitmek yoluyla işlediği günahlarını bağışlar. Kim onun faziletlerinden olan bir yazıya bakarsa, Allah Teala, onun bakmak yoluyla işlediği günahlarını affeder.” [77]

Hz. Ali (a.s)’ın Sevgisi

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Müminin amel defterinin başlığı, Ali bin Ebi Talib’in sevgisidir.” [78]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuş ki:

“Ali’nin sevgisi imandır; buğzu ise küfürdür.” [79]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuşlar ki:

“Kim Ali’yi severse beni sevmiştir; kim Ali’ye buğz ederse bana buğz etmiştir.” [80]

 Resulullah (s.a.a) yine buyurmuştur ki:

“Ya Ali! Halk arasındaki misalin, Kur’ân’daki “Kulhu vellahu ehed” (İhlas) suresine benzer; kim onu bir defa okursa, adeta Kur’ân’ın üçte birini okumuştur; kim onu iki defa okursa, adeta Kur’ân’ın üçte ikisini okumuştur; kim onu üç defa okursa, adeta Kur’ân’nın hepsini okumuştur. Ya Ali, sen de böylesin! Kim seni kalbiyle severse, imanın üçte birini elde etmiştir; kim kalbi ve diliyle seni severse imanın üçte ikisini elde etmiştir; kim seni kalbi, dili ve eliyle severse imanın hepsini elde etmiştir. Beni hak olarak peygamber gönderen Allah’a andolsun ki, eğer yeryüzünün ehli, gök ehli gibi seni sevmiş olsaydı, Allah onlardan bir kişiyi bile ateşle azap etmezdi.” [81]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuş ki:

“Ya Ali! Müminden başkası seni sevmez; münafıktan başkası da sana buğz etmez.” [82]

Hz. Ali (a.s)’ın Mahbubiyeti

Enes bin Malik şöyle diyor:

Hz. Peygamber’in yanında kebap olmuş bir kuş vardı; onu yemeden önce şöyle dua etti: “Allah’ım, senin yanında en sevimli olan kulunu bana gönder de bu kuşu benimle yesin.” Derken Ali bin Ebi Talib geldi; onu Peygamber’le beraber yediler.” [83]

Bu hadis “Hadis-i Tayr” olarak meşhurdur. Şia ve Ehl-i Sünnet alimlerinin çoğu onu rivayet etmişlerdir. Bazı şairler bu hadisle ilgili şiirler de söylemişlerdir...[84]

Hz. Ali (a.s)’ın Velayeti

 Allah-u Teala şöyle buyurmuştur:

“Ali bin Ebi Talib’in velayeti benim kalemdir; kim kaleme girerse azabımdan kurtulur.” [85]

Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Miraç gecesi beni göğe götürdüklerinde Peygamberleri topladılar, ben de onlarla beraber oturdum. Bir melek gelerek bana şöyle dedi : Allah-u Teala buyuruyor ki; “Bu peygamberlerden ne üzere gönderildiklerini sor.” “Ne üzere gönderildiniz?”diye sorduğumda; “Senin velayetin ve Ali bin Ebi Talib’in velayeti üzere gönderildik” dediler.” [86]

Hz. Ali (a.s)’ın Hilafeti

Sa’d bin Ebi Vakkas şöyle diyor:

“Resulullah (s.a.a), Tebuk gazvesinde Hz. Ali’yi (Medine’de) kendi yerine halife tayin etti. Bunun üzerine Hz. Ali; “Ya Resulellah, beni kadın ve çocuklar arasında mı halife ettin?” dediğinde, Hz. Peygamber şöyle buyurdular: “Acaba bana olan nispetinin Harun’un Musa’ya olan nipbeti gibi olmasına razı olmuyor musun? Şu farkla ki, benden sonra peygamber yoktur.” [87]

Bu hadis “Menzilet” hadisi olarak meşhurdur. Bu hadis en sahih ve sabit hadislerdendir. Hz. Ali’nin imameti için en büyük delillerdendir.

Hz. Ali (a.s)’ın Vasiliği

Resulullah (s.a.a) buyurdular ki:

“Her peygamberin vasi ve varisi vardır; benim vasi ve varisim ise Ebu Talib oğlu Ali’dir.” [88]

İnzar ayeti Resulullah (s.a.a)’e nazil olduğunda Hazret akrabalarını yemeğe davet etti. Yemeklerini yedikten sonra ayağa kalkarak şöyle buyurdular:

“Ey Abdulmuttalip oğulları! Allah Teala, beni bütün halka genel olarak ve size de özel olarak peygamber göndermiş ve bana “yakın akrabalarını korkut” emrini vermiştir. Ben de sizi dile hafif gelen ama terazide ağır olan iki söze davet ediyorum. Eğer onları kabul ederseniz Arap ve gayri Araba hakim olursunuz ve bütün ümmetler sizin emriniz altında olurlar; onlarla cennete girer ve onlarla cehennem ateşinden kurtulursunuz. O iki söz; ‘Allah’tan gayri bir mabudun olmadığına ve benim de onun elçisi olduğuna şehadet getirmektir.’ Her kim bu konuda (herkesten önce) benim davetime icabet eder ve bu risaleti gerçekleştirmemde bana yardımcı olursa benim kardeşim, vasim, vezirim, varisim ve benden sonra halifem olacaktır.”

O mecliste hazır bulunanlardan, on yaşında olan Hz. Ali (a.s)’dan başka hiç kimse cevap vermedi. Resulullah (s.a.a) bu sözü üç kez tekrarladı. Her üç defasında da Hz. Ali’den başka O’nun davetini kabul eden olmadı. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) orada hazır olan cemaata şöyle buyurdular: “Bu (Ali), sizin aranızda benim kardeşim, vasim ve halifemdir.” [89]

Hz. Ali (a.s)’ın Hakkaniyeti

Resulullah (s.a.a) buyurmuşlar ki:

“Ali Kur’ân iledir; Kur’ân da Ali iledir. Bunlar Kevser havuzunun başında bana gelinceye dek birbirlerinden ayrılmazlar.” [90]

Resulullah (s.a.a) buyurmuşlar ki:

“Allah Teala Ali’ye rahmet etsin. Allah’ım, hakkı, o nereye döndüyse onunla döndür.” [91]

Resulullah (s.a.a) buyurmuşlar ki:

“Ali’den ayrılan benden ayrılmıştır; benden ayrılan ise Allah’tan ayrılmıştır.” [92]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuşlardır ki:

“Ali hak iledir; hak da Ali iledir. Bunlar kıyamet günü havuzun başında yanıma gelinceye dek birbirlerinden ayrılmazlar.” [93]

 Hz. Ali (a.s)’ın İlmi

Resulullah (s.a.a) bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır; ilim isteyen o kapıdan gelmelidir.” [94]

Bu hadis mütevatir ve kesin olan hadislerdendir. Allame-i Emini, El- Gadir kitabında Ehl-i Sünnet alimlerinden 143 kişinin bu hadisi naklettiklerini yazmıştır. [95]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Ümmetimin en alimi Ali’dir.” [96]

Emir’ul- Muminin Hz. Ali de şöyle buyurmuştur:

“Kur’ân’da olan her ayeti Resulullah’a okudum, O da onun manasını (tefsirini) bana öğretti.” [97]

Hz. Ali (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir:

“Gaip sırlarını benden sorun; çünkü ben peygamber ve elçilerin ilminin varisiyim.” [98]

Ehl-i Sünnet ve Şia alimleri Hz. Ali’nin şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir:

“Beni kaybetmeden önce istediğiniz şeyi benden sorun. Allah’a andolsun ki, eğer fetva kürsüsünde oturursam, Tevrat ehli arasında Tevrat’ın hükmü ile, İncil ehli arasında, İncil ile, Zebur ehli arasında Zebur ile ve Kur’ân ehli arasında Kur’ân’la fetva veririm. Öyle ki eğer Allah Teala o kitapları konuşturmuş olursa ‘Ali doğru dedi, bizde nazil olan hükme göre fetva verdi’ derlerdi.” [99]

Hz. Ali (a.s)’ın sorulara çok çabuk cevap vermesi herkesi şaşırtıyordu. Bir gün Ömer şöyle dedi: “Ya Ali, beni şaşırtan, bütün ilmi, fıkhi ve siyasi ilimleri çok iyi bilmen değildir, benim asıl şaşırdığım şey senin çok çabuk ve beklemeden cevap vermendir. Hz. Ali (a.s) onun bu sözüne karşılık şöyle buyurdu: “Ey Ömer, bu elimde kaç parmak vardır?” Ömer; “Beş parmak vardır” dedi. İmam (a.s); “Öyleyse neden bu sorunun cevabında düşünmedin?” Ömer; “Bu açıktır, düşünmeğe gerek yoktur” dediğinde, Hz. Ali (a.s); “Bütün meseleler de benim yanımda beş parmak gibi açıktır.” buyurdular.[100]

Hz. Ali (a.s)’ın Hz. Peygamber (s.a.a) İle Kardeşliği

Abdullah bin Ömer şöyle diyor:

“Resulullah (s.a.a), ashabı arasında kardeşlik akdi okudu, Ali gözlerinden yaşlar aktığı halde gelerek şöyle dedi: “Ya Resulellah, ashabın arasında kardeşlik akdi yaptın; ama benimle hiç kimse arasında kardeşlik akdi yapmadın!” Resulullah (s.a.a) ona şöyle buyurdular: “Sen dünya ve ahirette benim kardeşimsin.” [101]

Bu hadis “Muahat veya Uhuvvet Hadisi” olarak meşhurdur. Bu manada, Şia ve Ehl-i Sünnet kitaplarında hadisler oldukça çoktur. Bu çeşit hadisler, Hz. Ali’nin diğer sahabelerden çok üstün olduğunu göstermektedir. Çünkü Resulullah (s.a.a), ahlak ve diğer yönlerden birbirine benzeyenleri, birbirleriyle kardeş yapıyordu.[102]

Hz. Ali (a.s)’ın Zühdü

Hz. Ali (a.s), Basra valisi olan Osman bin Huneyf’e bir mektup yazarak şöyle buyurdu:

“Ben sizin İmamınız olmama rağmen iki eski elbise ve iki ekmekle yetiniyorum. Eğer istesem en iyi elbiseleri giyip buğday ve baldan yapılmış en iyi yemekleri yiyebilirim. Ama nefsim bana galip gelemez. Acaba halkın; “O İmam ve halifedir” demesiyle yetinip yoksulların üzüntülerinde ortak olmayayım mı?” [103]

Abdullah bin Abbas şöyle diyor:

Zikar’da, Emir’ul- Muminin Hz. (a.s)’ın yanına vardım, Hazret ayakkabısını dikiyordu. Bana; “Bu ayakkabının değeri kaçtır?” diye sordu. Onun bir değeri yoktur dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdular: “Allah’a andolsun ki, o benim için, bir hakkı ayakta tutmak veya bir batılı yok etmek hariç size emir olmamdan daha sevimlidir.” [104]

Hz. Ali (a.s) bazen şöyle buyuruyordu: “Bu abaya o kadar yama diktirmişim ki, artık onu yamayandan utanıyorum.” [105]

Hz. Ali (a.s)’ın İbadeti

Çok ibadet ettiğinden Zeyn’ul- Abidin lakabı kendisine verilen Ali bin Hüseyin (a.s)’a; “Senin ibadetin ceddin Hz. Ali’nin ibadetine oranla nasıldır? dediklerinde şöyle buyurdular: “Benim ibadetim, ceddim Hz. Ali’nin ibadeti yanında, onun ibadetinin Resulullah (s.a.a)’in ibadeti yanında olduğu gibidir.” (Yani benim ibadetim nere onun ibadeti nere!)[106]

Hz. Ali (a.s)’ın cariyesi Ümmü Said’e; “Hz. Ali Ramazan ayında mı daha çok ibadet ederdi yoksa başka aylarda mı?” diye sorduklarında; “Hz. Ali (a.s) her gece dua ve ibadetle meşguldü, Ramazan ve diğer aylar O’nun için eşitti” dedi.[107]

Hz. Ali (a.s) farz namazlara ilaveten müstahapları da kılıyordu; kesinlikle gece namazını terk etmezdi; hatta savaş zamanlarında bile ondan gaflet etmiyordu. Leylet’ul- Herir gecesinde sabaha yakın ufuğa bakıyordu, İbn-i Abbas; O taraftan endişede misin, düşman o yönde mi saklanmıştır? dediğinde; “Hayır, namaz vaktinin ulaşıp ulaşmadığına bakıyorum” buyurdular.[108]

Hz. Ali (a.s) Allah’a şöyle yakarıyordu: “Allah’ım, cezandan korkarak ve sevabını umarak sana ibadet etmedim; fakat seni ibadet için layık görüp ibadet ettim.” [109]

Hz. Ali (a.s)’ın Tevazusu

İmam Sadık (a.s)’dan şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

“Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s) ev için odun topluyordu, su getiriyordu, evi süpürüyordu; Faıima (a.s) ise el değirmeniyle un öğütüyordu, hamur yapıyordu ve yemek pişiriyordu.” [110]

İmam Hasan’ül- Askeri (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir:

“Bir gün bir mümin babayla oğlu, Hz. Ali (a.s)’ın evine geldiler. İmam (a.s) onların ayağına kalktı, onları ağırladı ve onları evin baş tarafında oturtup kendisi de onların karşısında oturdu. Daha sonra yemek getirmelerini emretti, yemek getirildiğinde; babayla oğul o yemekten doyasıya yediler. Daha sonra (İmam’ın hizmetçisi) Kanber, ellerini yıkamaları için bir leğenle ibrik ve ellerini kurulamaları için de bir havlu getirdi. Kanber, babanın eline su dökmek için ileri gelince, Hz. Ali (a.s) hemen ibriği onun elinden alıp kendisi onun eline su dökmek istedi. Ama adam kendisini yere atarak şöyle dedi: “Ya Emir’el- Muminin! Allah beni görüyor, sen elime su dökmek mi istiyorsun!?” İmam (a.s); “Kalk otur, elini yıka; Allah Teala seni de ve senden farkı olmayan kardeşini de görüyor...” Nihayet adam yerden kalkıp İmam’ın onun eline su dökmesine razı oldu. İmam (a.s); “Eğer Kanber eline su dökseydi, nasıl ellerini rahatça yıkayacaktınsa öylece rahat bir şekilde ellerini yıka” buyurdular. Adam ellerini yıkadıktan sonra İmam (a.s) ibriği oğlu Muhammed-i Hanefiyye’ye verip şöyle buyurdular: “Oğlum! Eğer bu oğul babası olmadığı bir zamanda yanıma gelmiş olsaydı mutlaka onun eline su dökerdim. Ama Allah Teala oğulla baba bir yerde olduklarında onların aynı seviyede olmasını istememektedir. Baba babanın eline su döktü, oğul da oğlun eline su döksün.” İmam (a.s)’ın bu sözü üzerine Muhammed-i Hanefiyye de oğlun eline su döktü.” [111]

İmam Cafer’us- Sadık (a.s) babasından şöyle naklediyor:

“Hz. Ali (a.s), zimmi (İslam’ın sığınağında olan) bir adamla yol arkadaşı oldu.

Zimmi- “Ey Allah’ın kulu! Nereye gitmek istiyorsun?” dedi.

Hz. Ali - “Kufe’ye” buyurdular.

Zimmi adam, Kufe yolunu bırakıp başka bir yola girince Hz. Ali (a.s) da onunla birlikte o yola koyuldu.

Zimmi - “Sen Kufe’ye gitmek istemiyor muydun?”

Hz. Ali- “Evet.”

Zimmi - “Öyleyse yolunu terk ettin.”

Hz. Ali- “Biliyorum.”

Zimmi- “Bunu bildiğin halde, neden yolunu bırakıp da benimle geldin?”

Hz. Ali- “Arkadaştan ayrılınca onu uğurlamak için onunla gitmek güzel arkadaşlığın kemalindendir, Peygamberimiz bize böyle emretmiştir.”

Zimmi - “Böyle mi emretmiştir?”

Hz. Ali- “Evet.”

Zimmi - “İşte onun bu güzel amellerinden dolayı halk ona uymuştur. Ben senin dininde olduğuma dair seni tanık tutuyorum.”

Zimmi adam Hz. Ali (a.s)’la birlikte Peygamber (s.a.a)’in yanına dönüp Müslüman oldu.” [112]

Hz. Ali (a.s)’ın Bağış ve Cömertliği

Osman’ın ölümünden sonra Arap bir adam Hz. Ali (a.s)’ın yanına gelerek; “Benim birçok hastalığım vardır; nefes darlığı, cahillik ve fakirlik” dedi. Hz. Ali (a.s) da cevaben şöyle buyurdular: “Hastalığı tabibe, cahilliği alime, fakirliği ise zenginin yanına götür.” O adam; “Siz hem tabip, hem alim ve hem de zenginsiniz” dedi. İmam (a.s) onun bu sözü üzerine hizmetçilerine şöyle buyurdular: “Ona, 1000 dirhem hastalığını iyileştirmesi, 1000 dirhem durumunu düzeltmesi ve 1000 dirhem de cahilliğini gidermesi için toplam 3000 dirhem verin.” [113]

Ebu’s- Seadat, “Fezail’ul- İtret” kitabında şöyle diyor:

Bir rivayete göre Hz. Ali (a.s) müşriklerden biriyle savaşıyordu. Bu esnada müşrik; “Ey Ebu Talib oğlu, kılıcını bana bağışla” dedi. Hz. Ali (a.s) kılıcını ona doğru atınca müşrik; “Hayret! Ey Ebu Talib’in oğlu, böyle bir anda kılıcını bana mı veriyorsun?” dedi. Hz. Ali (a.s); “Ey filani! Sen bana el açtın, el açanı geri çevirmek cömertlikten değildir” buyurunca, kafir olan adam kendisini toprağa attı ve; “Din ehlinin davranışı işte böyledir” diyerek Hz Ali (a.s)’ın ayaklarını öpüp Müslüman oldu.[114]

Hz. Ali (a.s)’ın Şecaat ve Yiğitliği

İmam Seccad (a.s) Yezid’in önünde kendisini tanıtırken Hz. Ali (a.s)’ın sıfat ve faziletlerini sayarak şöyle buyurdular:

“Ben öyle bir adamın oğluyum ki, herkesten daha cesaretli ve yiğit idi; iradede herkesten daha güçlü idi; savaşta bir aslan gibi düşmanı öldürüyordu; kuru otlarda esen bir kasırga gibi onları dağıtıyordu.” [115]

Allame İbn-i Ebi Cumhur el- İhsai şöyle naklediyor:

“Cabir-i Ensari şöyle rivayet etmiştir: Basra’da (Cemel Savaşında) Hz. Ali (a.s)’la birlikte idim. Yetmiş bin kişi bir kadınla (Aişe ile) toplanmışlardı, savaştan kaçan her insanın; “Ali beni hezimete uğrattı”, yaralanan her şahsın; “Ali beni yaraladı”, can veren herkesin; “Ali beni öldürdü” dediklerini gördüm. Ordunun sağ kolunda olduğumda Hz. Ali’nin sesini duyuyordum; sol kolunda olduğumda yine onun sesini duyuyordum. Talha’nın can verdiği an onun yanından geçerken; “Kim bu oku sana attı” dediğimde; “Ali bin Ebi Talib attı” dedi. Bunu duyunca; “Ey Bilkıys ve İblis hizbi! Ali ok atmamıştır, onun elinde sadece kılıç vardır” dedim. Talha dedi ki: “Ey Cabir! Ali’nin göğe çıktığını, yere indiğini, doğudan ve batıdan geldiğini görmüyor musun? Doğu ile batıyı bir şey yapmıştır, süvariye yetiştiğinde onu mızrak vs. şeyle dürtüyor; biriyle karşılaştığında onu öldürüyor, yaralıyor ve yüzüstü yere seriyor veya; “Ey Allah’ın düşmanı öl” dediğin de o adam ölüyor, ondan hiç kimse kurtulamıyor.” [116]

Savaşlardan birinde Hz. Ali (a.s)’ın komutanları İmama: “Eğer yenilgiye uğrarsak sizi nerede bulabiliriz?” diye sorduklarında şöyle buyurdular: “Beni nerede bıraktıysanız ben oradayım, oradan başka bir yere ayrılmam.” [117]

 Hz. Ali (a.s)’ın Heybeti

Hz. Ali (a.s)’a; “Rakiplerine nasıl galip geldin?” dediklerinde; “Karşılaştığım herkes, bana kendi aleyhine yardım etti.” buyurdular.

Seyyid Rezi; “Hz. Ali (a.s) bu sözüyle, heybetinin karşı tarafın kalbine korku düşürdüğüne işaret etmiştir.”[118] diyor.

Hz. Ali (a.s) meydanda dolaşırken soluklar kesilirdi. Ona hamle eden herkes çok çabuk ölümü tatardı. Süfyani Sevri şöyle diyor: “Hz. Ali (a.s) müslümanların arasında çelik bir dağ gibiydi; kafir ve münafıklar için ise kuvvetli bir rakipti. Allah müslümanların izzet ve yüceliğini, kafirlerin ise zillet ve aşağılığını O’nun eline vermişti.”[119]

Hz. Ali (a.s)’ın Cesaret ve Kudreti

Enes, Ömer bin Hattap’tan şöyle naklediyor: Hz. Ali (a.s), beşikte iken bir yılanın ona doğru hareket ettiğini görünce, ellerini kundakta bağlı olmasına rağmen kundaktan çıkarıp yılanın boynundan tuttu, yılana bir bakıp parmaklarını ona geçirdi ve sıkarak onu öldürdü. Annesi onu o halde görünce bağırıp yardım diledi, bu sese akrabaları toplandı. Sonra annesi Ali’ye; “Şüphesiz sen bir haydar (aslan)sın” dedi.[120]

Hz. Ali (a.s)’ın şecaat ve kolunun gücünü düşmanları bile methetmiştir. İki parmağıyla Halid bin Velid’in boğazını sıkıştırdığı ve Halid bin Velid’in neredeyse ölmek üzere olduğu muşhurdur.[121]

Hz. Ali (a.s) Uhud savaşında, Beniabduddar kabilesinin savaşçılarını öldürdükten sonra o kabileden Sevap adlı bir köle Peygamberi öldürmek için yemin etti. Bu köle çok iri cüsseli ve kuvvetliydi. Müslümanlar korkuya kapılarak onunla savaşmaktan çekindiler. Ama Hz. Ali (a.s) onun karşısına çıkarak ona öyle bir darbe vurdu ki, belinden ikiye böldü; öyle ki üst bölümü yere düştü ve alt bölümü ise ayakları üstünde kalmıştı. Her iki ordu Hz. Ali’nin bu vuruşundan hayretler içerisindeydi ve müslümanlar gülüyorlardı.[122]

Hz. ALİ (a.s)’ın İmanı

Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

 “Eğer yer ve gökler terazinin bir kefesine, Ali’nin imanı da diğer kefesine bırakılırsa, Ali’nin imanı daha ağır basar.” [123]

Hz. Ali (a.s)’ın “Kumeyl Duası” adıyla meşhur olan duası, O’nun güçlü iman ve yakinini göstermektedir. Yine O’nun korku ve ümit içeren Sabah Duası ve diğer dua ve yakarışları O’nun teveccüh ve ihlasının göstergesidir. Zarar bin Zamre Muaviye’nin yanına geldiğinde Muaviye; “Ali’yi bana tarif et” dediğinde Zarar İmam (a.s)’ın özelliklerinden bir kısmını Muaviye’ye beyan ettikten sonra şöyle dedi:

“Hz. Ali geceleri (ibadet için) çok az uyuyordu; gece ve gündüzleri çok Kur’an okuyordu; canını Allah yoluna adamıştır; Allah’ın azameti karşısında göz yaşı döküyordu; kendisini bizden saklamazdı; bizden altın dolu keseler toplamazdı; yakınlarına şefkatli idi; cefakarlara (kendisine zulmedenlere) sert davranmazdı; gecenin zifiri karanlığında O’nu, kendisini yılan vurmuş bir insan gibi büküldüğünü ve üzüntülü bir fert gibi Allah korkusundan ağladığını ve şöyle dediğini görürdün:

 “Ey dünya, bana mı cilve yapıyorsun, beni mi kendine meftun etmek istiyorsun? Heyhat! Benim sana ihtiyacım yoktur; sana üç talak vermişim; artık sana dönmem mümkün değildir.” Sonra şöyle buyuruyordu: “Ah azığın azlığından, seferin uzunluğundan, yolun zorluğundan!”

Muaviye bunları duyunca kendisini tutamayıp ağlamaya başladı ve; “Ey Zarar yeter, Allah’a andolsun ki, Ali öyleydi, Allah ona rahmet etsin” dedi.[124]

Hz. Ali (a.s)’ın Allah Katındaki Şanı

Uzun bir hadiste Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Bugün, şimdiye kadar hiç kimseye söylemediğim bir sözü söyleyeceğim, o da şu ki; bir defasında Resulullah (s.a.a)’den benim için mağfiret dilemesini istedim. “Mağfiret dileyeceğim” buyurdu. Sonra kalkıp namaz kıldı, elini duaya kaldırdığında şöyle dediğini duydum: “Allah’ım, Ali’nin senin katındaki hakkı hürmetine, Ali’yi bağışla.” Ya Resulullah! Bu nasıl duadır dediğimde, Resulullah (s.a.a); “Allah katında senden daha değerli biri var mıdır ki onun vasıtasıyla Allah’tan şefaat dileyeyim?” buyurdular.” [125]

Hz. Ali (a.s)’ın İhlası

İbn-i Şerhaşup “Menakıb” Kitabında şöyle naklediyor: Hz. Ali (a.s) Amr b. Abdevud’u yere serince onun başını hemen bedeninden ayırmadı. Huzeyfe Hz. Ali’yi bu işinden dolayı tenkit edince Resulullah (s.a.a); “Sus ey Huzeyfe, Ali duraklamasının sebebini açıklayacaktır.” buyurdu. Hz. Ali (a.s) Resulullah (s.a.a)’in yanına geldiğinde Resulullah (s.a.a) ona, Amr b. Abdevud’un başını bedeninden ayırmadaki duraklamasının sebebini sordu. Hz. Ali cevaben şöyle dedi: “Amr bin Abdevud anneme küfretti ve yüzüme tükürdü, onu kendi nefsim için öldürmemden korktum, bundan dolayı öfkemin yatışması için onu bıraktım, daha sonra Allah için onu öldürdüm.” [126]

Hz. Ali (a.s)’ın Hilmi

Resulullah (s.a.a)’den şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Eğer hilim, bir kişi şeklinde olursa, mutlaka Ali olur.” [127]

Hz. Ali (a.s) bir köleyi defalarca çağırdığı halde cevap vermediğinden dolayı dışarı çıkıp onu kapının önünde görünce; “Seni cevap vermemeye sürükleyen sebep nedir?” diye sordu. Köle cevaben; “Senin cezalandırmandan güvende olmamdır” dedi. İmam (a.s) onun bu sözü üzerine; “Hamd Allâh’a ki beni, yaratıklarının emin bildiği kimselerden kıldı. Git, sen Allah rızası için artık hürsün.” buyurdular.[128]

Hz. Ali (a.s)’ın Adaleti

Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Benim elim ve Ali’nin eli, adalette eşittir.” [129]

Yine buyurmuştur ki:

 “Ali, Allah’ın ahdine daha vefalı olanınızdır; Allah’ın emri için daha çok kıyam edeninizdir; daha çok adaletlinizdir; daha çok eşit böleninizdir; Allah katında fazileti daha büyük olanınızdır.” [130]

Hz. Ali (a.s) hak ve adalet adamı idi. Bu meselede öyle ciddi idi ki, kendi çocuğunu zenci bir köle ile aynı seviyede görüyordu. Mazlumların hakkını almak için kendi memurlarını sorgulayıp onlardan zalim olanları cezalandırıyordu. Bu yüzden şöyle buyuruyordu: “Benim yanımda güçsüz fakirler, azizdir; zalimler ise hakirdirler.” [131]

Hz. Ali (a.s) kendisini Allah’ın karşısında sorumlu görüyordu, hedefi adaleti icra etmekti. Sosyal adalete riayet ederdi, hatta en yakınları ile başkaları arasında bir fark koymazdı. Akil, O’nun kardeşi olmasına rağmen Beyt’ul- Maldan kendi hakkından fazla bir şey alamadı. İmam (a.s)’ın kendisi bu konuda şöyle buyuruyor:

“...Allah’a andolsun, (kardeşim) Akili fakir olarak gördüm. Sizin malınızdan (beytülmal) üç kilo buğday istedi ve çocuklarını yüzleri solmuş zayıf bir halde gördüm. Benden ısrarla buğday istiyordu. O’nun sözlerine kulak asıp dinimi satacağımı sandı. Sonra bir demiri kızartıp ibret alsın diye ona yaklaştırdım. Acıdan bağırdı, neredeyse O’nun sıcaklığından yanacaktı. Dedim Ey Akil, analar yasında ağlasın! Sen bu küçük acıya dayanamayıp bağırıyorsun, ben nasıl cehennem ateşine tahammül edeyim?”

Bundan daha ilginç şudur ki, bir adam (münafık olan Eş’as b. Kays) geceleyin bir hediye kaba koyup yanıma getirdi, adete yılanın ağzının suyuyla hamur edilmişti. Ona; ‘Bu hediye mi, zekat mı, yoksa sadaka mı?’ diye sordum. Eğer sadaka ise biz Ehl-i Beyt’e haramdır, dedim. O da; ‘Hediyedir, zekat ve sadaka değildir’ diye cevap verdi.

Ona dedim ki, annen ölümünde ağlasın! Acaba Allah’ın dini yoluyla gelip beni aldatmak mı istiyorsun? Acaba deli mi olmuşsun yoksa; (Ali’yi aldatmak için) boş sözler mi diyorsun?

Allah’a andolsun eğer yedi göğü bütün altındakilerle bana verseler ve bir karıncanın ağzından arpa samanını alarak “Allah’a isyan et” deseler, bu işi yapmam. Bu dünyanız benim yanımda çekirgenin ağzında olan yaprak dALİ gibi değersizdir. Ali’nin bu geçici dünya mALİ ve lezzetleriyle ne işi vardır!” [132]

Hz. Ali (a.s)’ın Mürüvvet ve Yiğitliği

İbn-i Ebi’l Hadid şöyle diyor: Muaviye’nin ordusu Fırat kıyısını kuşattıklarında Muaviye şöyle dedi: Onları, Osman’ı susuzluktan öldürdükleri gibi susuzluktan öldürün. Hz. Ali ve ashabı; “Su içmemize mani olmayın” dediklerinde onlar cevaben; “Allah’a andolsun ki, size bir damla dahi su vermeyeceğiz; İbn-i Affan (Osman)’ın öldüğü gibi siz de susuzluktan öleceksiniz.” dediler.

 İmam (a.s), ashabının susuzluktan helak olacağını görünce, Muaviye’nin ordusuna ağır bir saldırı düzenleyip bir çoklarını öldürdükten sonra onları kendi yerlerinden uzaklaştırarak suyu ele geçirdiler. Artık Muaviye’nin ordusu susuz kalmış oldu. Hz. Ali (a.s)’ın ashabı; “Ya Emir’el Muminin! Onlar seni sudan men ettikleri gibi sen de onları sudan men et, susuzluk kılıcıyla onları öldür, artık savaşa gerek duymayasın!” dediklerinde Hz. Ali (a.s): “Hayır, Allah’a andolsun ki, ben onların yaptığı gibi yapmayacağım; Fırat’tan su almaları için onlara müsaade edin” buyurdular.[133]

Hz. Ali (a.s)’ın Yiyecek ve Giyeceği

İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Allah’a andolsun ki, Hz. Ali (a.s) köleler gibi yemek yiyor ve onlar gibi toprağın üstünde oturuyordu. İki gömlek alıyordu, onlardan en iyisini kölesine veriyordu. Eğer elbisesinin kolu ve eteği uzun olsaydı onu kesiyordu. Beş senelik hilafetinde taş üstüne bir taş koymayıp altın ve gümüş biriktirmedi. Halka ekmek ve et veriyordu, kendisi ise arpa ekmeği yiyordu. Allah Teala’nın beğendiği iki işle karşılaştığında en zorunu seçiyordu. Bin köleyi kendi emeği ile alıp serbest bıraktı. Hiç kimse onun yaptığı işi yapmaya kadir değildi.” [134]

Abdullah bin Ebi Rafi şöyle diyor:

Hz. Ali (a.s) yemek yerine, tuz veya sirkeyle yetiniyordu. Bundan biraz iyisini getirdiklerinde, sebze veya az bir deve sütüne kanaat ediyordu. Et çok az yiyor ve şöyle buyuruyordu: “Karnınızı, hayvanların kabirleri yapmayın.” [135]

Adiy bin Hatem şöyle diyor:

Bir gün Hz. Ali’nin yanına gittiğimde O’nun yemek yediğini gördüm. Yemeği sadece biraz arpa ekmeği, su ve tuzdu. Bunun üzerine; “Ey Müminlerin Emiri! Siz gündüzleri bu kadar zahmet çekmenize ve geceleri de bu kadar ibadet etmenize rağmen yediğiniz yemek bu kadar mıdır?” dediğimde şöyle buyurdular: “Nefsin azmaması için, onu böyle bir riyazete alıştırmak gerekir.” Sonra şöyle buyurdu: “Nefsi, kanaatla zayıf ve hasta kıl; eğer böyle yapmazsan, senden hakkından daha fazlasını ister.” [136]

Hz. Ali (a.s)’ın İsmi

Yezid bin Ka’neb şöyle diyor:

Biz kendi gözümüzle Ka’be’nin arka taraftan yarıldığını ve Eset kızı Fatıma’nın Kabe’nin içerisine girip gözümüzden kaybolduğunu gördük, sonra Kabe’nin duvarı birleşerek eski halini aldı. Biz Kabe’nin kilidini açmak istedik ama açılmadı. Bunun üzerine bu işin Allah tarafından olduğunu anladık. Fatıma dört gün sonra ellerinde Hz. Ali (a.s) olduğu halde Kabe’den çıkıp geldi ve şöyle dedi: “...Ben Allah’ın evine girdim. Cennet meyvelerinden ve yapraklarından yedim; dışarı çıkmak istediğimde ise bir münadi bana şöyle seslendi:

“Ey Fatıma! O’nun ismini Ali koy. Zira O Ali (yüce)’dir ve Aliyy’ul- A’la olan Allah Teala buyuruyor ki: Ben O’nun ismini kendi ismimden aldım, O’nu kendi sıfatlarımla sıfatlandırdım ve O’na ilmimin sırrını öğrettim. Putları benim evimde kıracak olan O’dur ve benim evimin üzerinde ezan okuyup beni ululayacak olan O’dur. O’nu sevip emirlerine uyan kimseye ne mutlu! O’na düşman olup emirlerine karşı çıkan kimseye de yazıklar olsun!” [137]

İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Eğer benim yüz oğlan çocuğum olsaydı, onların hepsinin ismini Ali koymak isterdim.” [138]

Kur’ân’a Âşinalığı

Hz. Ali (a.s) buyurmuştur ki:

“Allah’a and olsun ki, nazil olan her ayetin, neyin hakkında nazil olduğunu ve nerede nazil olduğunu biliyorum. Çünkü Rabbim bana algılayan bir kalp ve çok soru soran bir dil bağışlamıştır.”[139]

Peygamber (s.a.a)’in Hizmetinde Olması

Bureydet’ul- Eslemî şöyle diyor:

“Resulullah (s.a.a) ile yolculuğa çıktığımızda, Hz. Ali (a.s) O Hazretin eşyasının sahibi idi; onu kendisinden ayırmazdı. Bir yerde konakladığımızda, Hz. Peygamber’in eşyalarını incelerdi. Tamire ihtiyaç gördüğü her şeyi tamir ederdi. Tamir edilmesi gereken şey ayakkabı veya naleyn bile olsaydı, onu dikerek tamir ederdi.”[140]

Kusursuzluğu ve Hakkı Savunması

Hz. Ali (a.s) buyurmuştur ki:

“... Kusur bulmaya çalışan, göz ve kaşıyla işaret eden her kimse, benim hakkında bir kusur ve ayıp bulamamıştır. Benim yanımda en düşük insan, hakkını (zalimden) alıncaya dek azizdir; güçlü olan kimse ise, diğerlerin hakkını ondan alıncaya dek güçsüzdür. Biz Allah’ın kaza ve kaderine razı, O’nun emrine ise teslimiz.”[141]

Muaviye’nin Yanında Methedilmesi

Zırar bin Zamure el-Ken’anî, Muaviye’nin yanına gittiği bir sırada Muaviye ona: “Ali’yi bana tavsif et” dedi. Zırar cevaben: “Beni bu işten muaf et..” dedi. Muaviye: “Muaf etmem; söylemelisin” deyince, Zırar şöyle dedi: “Söylemem gerekiyorsa o zaman bil ki, o şöyle birisi idi:

Allah’a and olsun ki o, aklın algılayabilmesinden çok yüce ve gücü çok şiddetli birisi idi. Aydınlatıcı söz söylerdi; adaletle hükmederdi; ilim ve hikmet onun her yönünden kaynar ve coşardı. Dünya ve süsünden vahşet ederdi; gece ve karanlığında rahatlık hissederdi (ibadet etmekle huzur bulurdu).

Allah’a and olsun ki o, çok basiretli ve yüce fikirli birisi idi...(Tevazu nişanesi olan) kısa elbise ve katıksız yemeği severdi. Allah’a and olsun ki o, bizlerden birisi gibi idi; onun yanına gittiğimizde bizi kendine yaklaştırırdı; ondan bir şey istediğimizde icabet ederdi; bize bu kadar şefkatli ve yakın olmasına rağmen heybetinden dolayı onunla konuşmaya cesaret edemiyorduk.”[142]

Pazarda Dolaşması

Zazan şöyle diyor:

“Hz. Ali (a.s) pazarda tek başına dolaşıyordu; yolunu kaybedene yol gösteriyordu; güçsüzlere yardımda bulunuyordu; satıcı ve sebzecilerin yanından geçtiğinde Kur’ân’ı açıp şu ayeti onlara okuyordu: “İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuk çıkarmayı istemeyenlere (armağan) ediyoruz. (Güzel) sonuç da takva sahiplerinindir.”[143]

Halkın Dert Ortağı

Hz. Ali (a.s) buyurmuştur ki:

“Eğer isteseydim, balın safını ve buğdayın halisini yemeğe ve ipek elbise giyinmeğe yol bulabilirdim. Fakat heyhat! Hicazda veya Yemame’de bir ekmek bile bulamayan, tokluk, doyumluk denen şeye ulaşamayan nice yoksullar varken nefsimin beni yenmesi, lezzetli yemekler yemeğe götürmesi nasıl mümkün olabilir! Çevremde aç karınlar, susuzluktan yanmış ciğerler varken geceyi nasıl tok olarak geçirebilirim!”[144]

Hurma Çekirdeği Ekmesi

İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

“Emir’ul- Muminin Ali (a.s) bazen kendisiyle birlikte hurma çekirdeği yükü olduğu halde şehirden çıkıp çöle doğru gidiyordu. “Ya Ebe’l- Hasan! Kendinle götürdüğün bu yük nedir?” diye sorduklarında: “İnşaallah bunların her biri bir hurma ağacıdır” buyuruyordu. Sonra gidip onlardan hiçbir tane bırakmaksızın hepsini ekiyordu.”[145]

Dünya Malına Önem Vermemesi

İmam bakır (a.s) buyurmuştur ki:

“... Emir’ul- Muminin Ali (a.s) beş yıl yöneticilik yaptı; bu müddet içerisinde bir tuğlayı bir tuğla ve bir kerpici bir kerpiç üzerine bırakmadı; her hangi bir araziyi kendisine tahsis etmedi; kendisinden sonra beyaz dirhem ve kızıl dinar miras bırakmadı.”[146]

Siması, Hal ve Hareketi

Hz. Ali (a.s) hakkında şöyle söylemişlerdir:

“Hz. Ali (a.s) sanki kırılıp sonra düzeltilmişti;[147] beyaz saçlarını boyamazdı; hafif bir şekilde yürürdü; sürekli tebessüm ederdi.”[148]

El ve Yüzünü Kurulamak İçin Özel Havlu Kullanması

İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

“Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s) namaz için abdest aldığında yüzünü onunla kuruladığı özel bir havlusu vardı; yüzünü kuruladıktan sonra onu bir çiviye asardı ve İmam (a.s)’dan başka kimse ona dokunmazdı.”[149]

Yüzüklerinin Nakşı

Abduhayr şöyle diyor:

“Hz. Ali (a.s)’ın parmağına taktığı dört yüzüğü vardı: Şeref ve yüceliği için Hadid-i Sini, korunması için de Akik yüzük takardı. Yakut yüzüğünün kaşına şöyle yazılmıştı: “Lâ ilâhe illâllah el-melik’ul- hakk’ul- mubin” Firuze’nin kaşına da şöyle yazılmıştı: “Allah’u Melik’ul- hak” Hadid-i Sini’nin kaşına da şöyle yazılmıştı: “el-İzzetu lillahi cemian” Akik’in kaşına da şu üç cümle yazılmıştı: “Mâşaellah, lâ kuvvete illa billah, esteğfirullah”[150]

Allah’ın Rızayetine Tâbi Olması

 İbn-i Abbas diyor ki:

“Hz. Ali (a.s) bütün işlerinde Allah Teala’nın rızayetine (razı olduğu şeye) tabi oluyordu. İşte bundan dolayı “Murtaza” diye adlanmıştır.”[151]

Hz. Ali (a.s)’ı Anmak

Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Ali’yi anmak, ibadettir.” [152]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Meclislerinizi, Ebu Talib oğlu Ali’yi anmakla ziynet edin.” [153]

Hz. Ali (a.s)’ın Fesahat ve Belagatı

İnsanın konuşması, mantık ilmi bakımından insanı diğer yaratıklardan ayıran bir özelliktir. Yüce Allah (c.c) onu kendi hikmetiyle insana bir özellik olarak vermiştir. Nutuk ne kadar güzel olursa dinleyicilerde daha etkili olur. İslam’ın zuhuruna yakın cahiliyet döneminde Arabistan’da İmre’ul- Kays gibi çok fasih adamlar sihirli şiirler söylüyorlardı. Ama Hz. Ali (a.s)’ın fesahati bütün Arap fasihlerini şaşırtmış ve hayrete düşürmüştü. Bu yüzden de O’na Nutkun Emiri diyorlardı.[154]

Sünni alimlerinden olan İbn-i Ebi’l- Hadid diyor ki; “Hz. Ali fasih ve belagatlı konuşanların üstadı ve rehberidir. O’nun kelamının Allah’ın kelamından aşağı ve mahlukun kelamından da yukarı olduğunu diyorlar. Bütün güzel konuşma üstatları, hitabeyi O’nun hutbe ve sözlerinden öğrenmişlerdir. Bunun ispatı Nehc’ul- Belağa’yla anlaşılır. Zira ashaptan güzel konuşma yeteneğine sahip hiçbir kimse, O’nun onda veya yirmide birini bile yazamamıştır.” [155]

Hz. Ali (a.s)’ın söz ve nutku herkesi hayret içerisinde bırakmıştır. İbn-i Şehraşub’un nakline göre Peygamber (s.a.a)’in ashabı camide oturup ilmi ve edebi meseleler üzerinde sohbet ediyorlardı. Bu arada oradakilerden biri; “Arap dilinde, elif harfi olmayan kelime çok azdır” dedi. Hz. Ali (a.s) da orada idi.; kalkıp içinde elif olmayan 700 kelimeli bir hutbe okudu. Başka bir hutbesi daha vardır ki, noktalı harf onun içinde yoktur.

Şu açıktır ki, düşünmeksizin elifsiz ve noktasız 700 kelimelik bir hutbe okuyan kimsenin fesahat ve belagatta ve Arap edebiyatında ne kadar güçlü olduğu herkesin malumudur.

Hz. Ali (a.s)’ın Sabrı ve Tahammülü

Hz. Resulullah (s.a.a) kendisinden sonraki meydana gelecek fitneleri ve olayları Hz. Ali (a.s)’a haber verdi ve ona sabır ve tahammülü tavsiye etti. Hz. Ali (a.s) da dinin korunması için yirmi beş yıl sabretti. Hz. Ali (a.s)’ın kendisi bu hususta şöyle buyuruyor: “Çok defalar hakkımı almak için bu kavimle savaşmak istedim; ama Peygamber (s.a.a)’in vasiyeti ve dinin korunması için hakkımdan vazgeçtim.” [156]

Hangi sabır bundan daha büyük olabilir ki, Halid bin Velid gibi haddini bilmez adamlar İmamın evine zorla girmiş ve O’nu Ebu Bekir’e biat etmesi için mescide zorla götürmüşlerdir. Oysaki eğer kılıcını eline almış olsaydı, Arabistan’da hiçbir muhalif baki bırakmazdı.

Nakledildiğine göre, Hz. Ali (a.s)’ı zorla camiye götürdüklerinde Yahudi bir adam şehadet getirip müslüman oldu. Sebebini sorduklarında şöyle dedi: “Ben bu adamı tanıyorum. Bu adam savaşa gelince bütün savaşçıların kalbine korku düşüyor ve vücutları titriyordu. Bu adam Hayber kalesini fethetti, kalenin demir kapısını bir kaç adam açıp kapatıyordu, ama o yalnız başına onu bir defada kaldırdı. Ama şimdi bir kaç hakir adamın karşısında sessiz durmuş; bu durum hikmetsiz değildir; O’nun tahammülü din içindir; çünkü bu din hak olmasaydı, O sabretmezdi. Böylece İslam’ın hak din oluşu bana sabit oldu ve müslüman oldum.” [157]

Hz. Ali (a.s) Peygamber (s.a.a)’in vefatından sonra sürekli olarak ruhu sıkıntıdaydı ama sabırdan başka hiçbir çaresi yoktu. İbn-i Ebil Hadid’in nakline göre Hz. Ali (a.s) bir adamın; “Ben mazlumum” sesini duyunca şöyle buyurdular: “Gel benimle seslen ki, ben sürekli mazlumdum.” [158]

Hz. Ali (a.s) Peygamberden sonraki mazlumiyetini Şıkşıkıyye hutbesinde açıkça şöyle beyan etmiştir: “...Gördüm ki sabretmek daha doğru; sabrettim; ama gözünde diken ve boğazında kemik kalmış birisi gibi sabrettim. Mirasımın yağma edildiğini görüyordum...”

Hz. Ali (a.s)’ın Cennet ve Cehennemi Bölmesi

Abdullah bin Haris babasından, o da Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s)’dan şöyle buyurduğunu naklediyor: “Pegamber (s.a.a)’in yanına gittim; Ebu Bekir ve Ömer de Hazretin yanında idiler. Resulullah (s.a.a) ile Aişe’nin arasında oturdum. Aişe bana; “Benimle Resulullah’ın dizleri üzerinden başka oturacak bir yer bulamadın mı?” dedi. Resululah (s.a.a) onun bu sözüne karşılık şöyle buyurdular:

“Sussana ya Aişe! Ali hakkında beni incitme; O dünya ve ahirette benim kardeşimdir; O Emir’ul- Muminin’dir; Allah Teala kıyamet günü onu sırat köprüsü üzerinde oturtacaktır; kendi dostlarını cennete, düşmanlarını ise cehenneme sokacaktır.” [159]

Mufazzal bin Ömer İmam Sadık (a.s)’dan şöyle buyurduğunu naklediyor: “Hz. Ali (a.s) buyurdular ki: Ben Allah’ın, cennetle cehennem arasını bölen kuluyum; ben en büyük farukum (hakla batılın arasını ayıranım)...” [160]

Bir gün Harun İmam Rıza (a.s)’a şöyle dedi: “Ya Ebe’l- Hasan! Ceddin Emir’ul- Muminin Ali bin Ebi Talib’den bana haber ver; Hangi delil ve sebepten dolayı O cennetle cehennemi bölendir? Bu söz sürekli olarak zihnimi meşgul etmektedir.” İmam Rıza (a.s) cevaben şöyle buyurdular: “Ey müminlerin emiri! Babanın dedelerinden, onların da Abdullah bin Abbas’tan şöyle naklettiklerini görmemiş misin?: Resulullah (s.a.a)’den duydum ki şöyle buyuruyordu: ‘Ali’nin sevgisi imandır, buğzu ise küfürdür.” Memun; “Evet görmüşüm” dedi. İmam Rıza (a.s); ‘İşte bu, cennetle cehennemin bölünmesidir; bundan dolayıdır ki Hz. Ali (a.s) cennetle cehennemi bölendir.”

Memun, İmam (a.s)’ın bu sözü üzerine; “Ya Ebe’l- Hasan, Allah beni senden sonra yaşatmasın; tanıklık ediyorum ki sen Resulullah’ın ilminin varisisin.” dedi.

Ebu Salt-ı Herevi diyor ki: İmam Rıza (a.s) evine döndükten sonra; “Ey Resulullah’ın oğlu! Memun’a ne kadar da güzel cevap verdiniz!” dediğimde İmam (a.s) şöyle buyurdular:

“Ben onun kabul edeceği bir yolla konuştum. Andolsun Allah’a, babamdan duydum ki babaları vasıtasıyla Hz. Ali (a.s)’dan şöyle naklettiler: ‘Ya Ali! Sen kıyamet günü cennetle cehennemi böleceksin; ateşe diyeceksin ki; Bu (adam) benimdir, bu da senindir.” [161]



HZ. ALİ (A.S)’IN SÖZLERİNDEN
KIRK HADİS

 

Ben Bir Görevliyim!...

1- İmam (a.s) Malik Eşter’e yazdığı vasiyetinde şöyle buyurmuştur:

 “...Halkın kusurlarını bağışlayınca pişman olma, onlara ceza verince de sevinme. Bir mazeret bulup da göz yumabileceğin bir cezayı vermekte acele etme. Ben bir buyruk verenin tayin ettiği görevliyim, emrime uyulması gerek demeye kalkışma. Çünkü bu çeşit düşünce gönlü bozar, dini gevşetir ve (insanı) fitneye yaklaştırır. Bedbahtlığa düşmekten Allah’a sığın. Eğer hükümdarlığın seni kendini beğenmeğe ve büyüklük taslamaya sevk eder ve kendin için azamet ve büyüklük taslarsan, başının üzerindeki Allah’ın mülkünün azametine ve O’nun, senin yapmadığın şeylere olan gücüne bak; bu, baş kaldıran (serkeşlik eden) nefsini yatıştırır; kibrini, gururunu giderir; dağılıp giden aklını başına getirir. Sakın Allah’ın azametiyle boy ölçüşmeye, kendi gücünü ve kuvvetini O’nun kudretine benzetmeye kalkışma. Çünkü Allah, her zorbayı zelil eder ve kibirlenip büyüklük taslayanı alçaltır...”[162]

Yemek Yerken...

2- “Yemek yerken Allah’ı çok anın, konuşmayın. Çünkü yemek, Allah’ın nimet ve rızklarından biridir; şükrü ve hamdı ise size farzdır. Nimet elinizden çıkmadan, ona iyi davranın (kadrini bilin şükrünü yerine getirin); zira nimet (sahibinden) ayrılır ve sahibinin kendisine nasıl muamele ettiğine dair şahadet eder. Kim Allah’ın az rızkına razı olursa, Allah da onun az ameline razı olur.”[163]

Kur’ân’la Beraber Olan...

3- “Kur’ân’la oturan bir kimse kalktığında mutlaka bir fazlalık veya bir eksiklikle kalkar; hidayeti fazlalaşır veya körlüğü azalır. Şunu da bilin ki Kur’ân’la olan kimsenin bir ihtiyacı kalmaz, Kur’ân’dan ayrılanın ise bir zenginliği olmaz.”[164]

Razı Olmak!

4- “Bir toplumun yaptığına razı olan, o işe katkısı olanlardan sayılır; Batıl işte bizzat bulunan kimsenin iki suçu vardır, o işi işlemek suçu ve o işe razı olmak suçu.”[165]

Dört Direk Üstünde Durur!

5- İmandan sorduklarında şöyle buyurdu:

“İman dört direk üstünde durur: Sabır, yakin, adalet, cihat. Sabır dört kısımdır: Özlem, korku, çekinmek, hazırda durmak. Cenneti özleyen, nefsani dileklerden vazgeçer; cehennemden korkan, haramlardan çekinir, dünyada çekinen dünya musibetlerini hiçe sayar; ölüme karşı hazırda duransa hayırlı işlere koşar.

Cihat da dört kısımdır: İyiliği emretmek, kötülüklerden sakındırmak, mücadele sahalarında sıdk ile direnmek, hakka uymayanlara kin beslemek. İyiliği emretmek, müminlerin bellerini güçlendirir; kötülükten sakındırmak, kafirlerin burunlarını toprağa sürter; mücadele sahalarında sıdk ile direnen, kendi vazifesini yapar; hakka uymayanlara kin besleyen ve Allah için kızan ise öyle bir hale (makama) erir ki, Allah onun için (onun düşmanlarına) kızar ve kıyamet günü onu razı eder.”[166]

Cennet Kapılarından Bir Kapı!

6- “Cihat, cennetin kapılarından bir kapıdır; Allah onu ancak özel kullarının yüzüne açmıştır. Cihat takva elbisesi, Allah’ın sağlam zırhı ve güvenilir kalkanıdır. Kim cihadı terk ederse, Allah ona zillet elbisesini giydirir.”[167]

Hakla Batılın Karışması!

7- “Gerçekten de fitneler, heva ve heveslere uymakla ve Allah’ın kitabına ters düşen hükümlerin bid’at olarak çıkarılmasıyla başlar. Bu işlerde insanlar diğer insanlara Allah’ın dini dışında hüküm sürer. Batıl haktan tam ayrılsaydı, arayanlara gizli kalmazdı; eğer hak da batıla karıştırılmaktan kurtulsaydı, düşmanların dili ondan kesilirdi. Fakat bundan (haktan) bir demet, ondan (batıldan) da bir demet alınıp sonra birbirine karıştırılıyor, böyle olduğunda da şeytan kendi dostlarına musallat oluyor; sadece Allah’ın önceden kendilerine bir lütufta bulunduğu kimseler kurtuluyor.”[168]

Önce Hakkı Tanı!

8- “Allah’ın dini kişilerle tanınmaz; hakkın nişaneleriyle tanınır. Öyleyse hakkı tanı, hakka uyanları tanırsın.”[169]

Hür Yaratılmışsın!

9- “Sakın başkasının kölesi olma; çünkü Allah seni hür yaratmıştır.”[170]

İyiliği Emretmek

10-“İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, ne insanın ecelini yaklaştırır ve ne de rızkını azaltır; ama sevabı artırır ve mükafatı çoğaltır. Bunlardan daha faziletli olan ise zalim bir yönetici karşısında adaletli bir söz söylemektir.”[171]

Güzel Ceza!

11- “İyi ve yumuşak davranışla ıslah olmayan kimseyi, güzel ceza ıslah eder.”[172]

Bel Kıran Kimseler!

12- “Belimi iki adam kırmıştır; konuşmasını bilen fasıkla şuursuz abit. O diliyle fasıklığını örtüyor ve bu da ibadetiyle cehaletini. Fasık alimlerle cahil abitlerden korkun! Aldananları bunlar aldatır. Ben Hz. Resulullah’tan duydum şöyle buyuruyordu: “Ey Ali! ümmetimin helak oluşu, dilli münafıkların eliyledir.”[173]

Aynı Seviyede Olmamalı!

13- “İyi insanla kötü insan senin yanında aynı seviyede olmamalıdır. Çünkü bu, iyileri iyilik yapmaktan soğutur; kötüleri de kötülük yapmaya sevkeder.”[174]

Dine Ait Bir Şeyi Terk Ederlerse!

14- “İnsanlar dünyalarını düzene sokmak için dinlerine ait bir şeyi terk ettiler mi, Allah ondan daha zararlı bir şeyi onların yüzüne açar.”[175]

Dünya!

15- “Dünya, körün gözünün işlediği son yerdir, ondan ötesini göremez; ama gözü sağlam olan bakışını ondan öteye vardırır ve ebedi evin (gerçek barınağın) onun ötesinde olduğunu anlar. Öyleyse gözü olan ona göz dikmez; kör olan ise ona göz diker; gözü olan ondan azık toplar, kör olan ise ona azık toplar.”[176]

Kendini Ölçü Yap!

16- “Kendini, kendinle diğerleri arasındaki şeylerde ölçü yap; kendin için sevdiğini başkaları için de sev; kendin için sevmediğini başkaları için de sevme; sana zulüm yapılmasını sevmediğin gibi sen de zulüm yapma; kendine iyilik yapılmasını sevdiğin gibi, sen de iyilik yap; diğerlerine kötü saydığın şeyleri kendine de kötü say; insanların senden olana razı olmasını istediğin gibi sen de onlardan olana razı ol; bilmediğini söyleme; hatta her bildiğini de söyleme; sana söylenmesini istemediğin şeyi diğerlerine söyleme.”[177]

Ey Oğlum!

17- “Ey oğlum, tefekkür nur, gaflet zulmet, cehalet ise sapıklıktır. Mutlu, başkalarından öğüt alan kimsedir. Edep en iyi mirastır. Güzel ahlak en iyi arkadaştır. Akrabalarla ilişkiyi kesmekte bereket (bolluk) olmadığı gibi fısk-u fücurda da zenginlik olmaz.”[178]

Çok Konuşan!

18- “Çok konuşan çok hata yapar, çok hata yapanın hayası az olur, hayası az olanın günahtan çekinişi azalır, günahtan az çekinenin kalbi ölür, kalbi ölen kimse ise ateşe girer.”[179]

Söyleyene Bakma!

19- “Söyleyene bakma, söylediğine bak.”[180]

Bütün Hayırlar...

20- “Bütün hayırlar üç şeyde toplanmıştır: Bakış, susma ve konuşma. İbret almak için olmayan her bakış boştur; fikirle birlikte olmayan her susma gaflettir; içerisinde zikir olmayan her konuşma faydasızdır. Ne mutlu bakışı ibret, susması fikir, konuşması zikir, hatalarına ağlayan ve eziyet etmeyeceğinden insanların emin oldukları kimseye.”[181]

Oğul ve Baba Hakları

21- “Oğulun, babanın boynunda hakkı vardır; babanın da oğlun boynunda hakkı vardır. Babanın oğlun boynundaki hakkı, Allah’a karşı günah olmayan her şeyde ona itaat etmesidir; oğlun babanın boynundaki hakkı ise oğluna güzel isim koyması, onu iyi terbiye etmesi ve ona Kur’ân’ı öğretmesidir.”[182]

Dünya Nedir?

22- “Dünya, onunla doğru davranana doğruluk yurdudur; ondan bir şey anlayana kurtuluş evidir, ondan azık toplayana zenginlik diyarıdır. Dünya, Allah peygamberlerinin mescidi, vahyinin iniş yeri, meleklerinin namazgahı, dostlarının ticaret yurdudur; orada rahmet elde eder ve cenneti kazanırlar. Dünya, ayrılacağını bildirdiği, uzaklaşacağından haber verdiği ve kendisinin faniliğini anlattığı halde onu kınayan kimdir? Dünya neşesiyle onları neşeye teşvik etmiştir, belasıyla beladan korkutmuştur; bazen korkutmuş, bazen sakındırmıştır; bazen meyillendirmiş, bazen inzar etmiştir. Öyleyse ey dünyayı kınayan ve dünyanın aldatmasına kapılan, ne vakit dünya aldattı seni? Toprağa atıp çürüttüğü babalarının helak oldukları yerlerle mi aldattı seni; yoksa yer altına attığı analarının yattığı yerlerle mi kandırdı seni?!”[183]

En Korkunç İki Şey!

23- “Sizin için korktuğum şeylerin en korkuncu iki şeydir; heva ve hevese uymak ve uzun dileklere kapılmak. Heva ve hevese uymak insanı haktan alıkoyar; uzun dileklere kapılmak ise ahireti unutturur.”[184]

Kim Dini İçin Çalışırsa!

24- “Kim gizlideki durumunu düzeltirse, Allah onun açıktaki durumunu düzeltir. Kim dini için çalışırsa, Allah dünyasını temin eder. Kim kendisiyle Allah arasında olanı güzelleştirirse, Allah onunla insanlar arasında olanı güzelleştirir.”[185]

Ailen Allah’ın Dostlarıysa!

25- “Bütün işin, ailen ve çocukların için uğraşmak olmasın; çünkü ailen ve çocukların Allah’ın dostlarıysa Allah dostlarını kaybetmez, eğer Allah’ın düşmanlarıysa niçin Allah’ın düşmanları için bu kadar çalışıp durasın?”[186]

Kim Bilmek İstiyorsa!

26- “Kim Allah katında makamının nasıl olduğunu bilmek istiyorsa, günah işlediği zaman Allah’ın kendi yanındaki makamının nasıl olduğuna baksın.”[187]

Yüzünün Suyu Donmuştur!

27- “Yüzünün suyu donmuştur; ancak bir şey istersen yumuşar, sızıp damlamaya başlar. Öyleyse kime yüz suyu döktüğüne dikkat et.”[188]

Yakışır mı Hiç!

28- “İnsan oğluna kibirlenmek yakışır mı hiç? Dün bir meni parçasıydı, yarın bir leş olacak...”[189]

Gerçek Fakih

29- “Gerçek fakihin (din aliminin) kim olduğunu size söyleyeyim mi? Gerçek fakih, insanların Allah’a isyan etmesine müsaade etmeyen, onları Allah’ın rahmetinden ümitsizleştirmeyen, onları Allah’ın azabına karşı emin kılmayan ve Kur’ân’ı bırakıp başka şeylere yönelmeyen kimsedir. Bilinçsiz ibadette, fikirsiz ilimde, tedebbür (dikkat ve tefekkür) edilmeyen kıraatte hayır yoktur.”[190]

Maceralar Anlatmakla...

30- “Günlerinizi maceralar anlatmak, şöyle böyle yaptım demekle geçirmeyiniz. Çünkü amellerinizi koruyan muhafızlar sizinle bilirliktedir. Allah’ı, her yerde anın. Peygamber (s.a.a)’e ve Ehl-i Beyt’ine salavat getirin. Zira Allah-u Teala, O Hazreti andığınızda ve O’na saygıda bulunduğunuzda duanızı kabul eder.”[191]

Takvalı Kimseler

31- “Gerçekten takvalı kimseler, hem geçici dünyanın nimetlerinden yararlandılar, hem de ahirette verilecek nimetleri kazandılar; dünya ehlinin dünyasına ortak oldular, ama dünya ehli onların ahiretinde onlara ortak olamadı.”[192]

Yalanı Terk Etmedikçe!

32- “Bir insan, ciddi veya şaka olan her türlü yalanı terk etmedikçe imanın tadını alamaz.”[193]

Hem Dini Hem de Ahireti!

33- “Eğer dinini dünyaya tabi kılarsan, hem dinini hem de dünyanı bozar ve ahirette zarara uğrayanlardan olursun; ama dünyanı ahiretine tabi kılarsan, hem dinini, hem de ahiretini korur ve ahirette kurtuluşa erenlerden olursun.”[194]

Yılana Benzer!

34- “Dünya, insanın elinin altında yumuşak olan ama içinde öldürücü zehir bulunan bir yılana benzer; aldanan bilgisiz ona meyleder, akıllı kişiyse ondan çekinir.”[195]

İnsanlar Üç Kısımdır

35- “Ey Kumeyl, bu kalpler kaptırlar, bunların en iyisi daha geniş olanıdır. Öyleyse söylediklerimi koru. İnsanlar üç kısımdır: Ya rabbani alimdir, ya kurtuluş için öğrenendir, ya da her sesin peşice giden ve her rüzgara kapılan ahmak kimselerdir ki, bunlar ne ilim nuruyla aydınlanmış, ne de sağlam bir direğe sığınmışlardır.”[196]

Bir Şeyi Elde Etmek İçin...

36- “Size beş şey vasiyet ediyorum, eğer onları elde etmek için develere binip seferlere düşseniz de değer mi değer: Hiçbiriniz Rabbinden başkasından bir şey ummasın, günahından başka bir şeyden korkmasın, sizden birinize bilmediği bir şey sorulduğunda “bilmiyorum” demeye utanmasın; hiçbiriniz bilmediği bir şeyi öğrenmekten çekinmesin. Sabredin, çünkü sabır imana nispetle cesetteki baş gibidir; başı olmayan bedende hayır olmadığı gibi sabrı olmayan imanda da hayır yoktur.”[197]

Öyle Kaynaşın Ki...

37- “İnsanlarla öyle kaynaşın ki, öldüğünüzde ağlasınlar size; sağ kaldığınızda ise özlesinler sizi.”[198]

Amelsiz Dua Eden!

38- “Amelsiz dua (veya davet) eden, yaysız ok atmak isteyen kişiye benzer.”[199]

Amelle Kazanılır!

39- “Cennet, amelle kazanılır; emelle değil.”[200]

Horlanarak Cennete Girmek!

40- “Müminin ayıpları ortaya çıkıp horlanarak cennete girmesi ne de kötüdür. İşlediğiniz günahlarınızın affedilmesi için kıyamet günü size şefaat dilemekten dolayı bizi zahmete düşürmeyin. Kıyamet günü kendinizi düşmanlarınızın yanında utandırmayın. Allah katındaki makamınızı bırakıp bu değersiz dünyaya kapılarak kendinizi tekzip etmeyin.”[201]

 


[1] - Peygamber (s. a.a)’in gerçek vasisi kimdir?

[2] - Resulullah (s.a.a) ile Yahudiler arasında cerayan eden Mübahele olayıyla ilgili olarak inen Âl-i İmran suresinin 61. Ayetine işarettir. Bu ayette Hz. Ali (a.s), Peygamber (s. a.a)’in nefsi olarak adlandırılmıştır.

[3] - Sabahın Rabbine and olsun.

[4] - Güneşi kim geri çevirdi de öğle vakti oldu? Rivayetlere göre, Hz. Ali (a.s) bir savaşta ikindi namazını geciktirmiş; güneş batmak üzereyken Allah’ın izniyle güneşi geri döndürerek namazını kılmıştır.

[5] - Hz. Fatıma (a.s)’ın isimlerindendir.

[6] - Cennetteki Kevser suyunu dağıtan.

[7] - “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır” hadisine işaret edilmektedir.

[8] - Fevatim=Fatımalar. Yetirdi=Yetiştirdi. Mehcer=Hicret edilen yer olup maksat Medine’dir. Resulullah (s.a.a) Medine’ye hicret etme kararını aldığında Hz. Ali’yi Mekke’de kendi yerine vasi olarak tayin etmiş ve kendisine bazı tavsiyelerde bulunmuştu. Bu tavsiyeler arasında, Mekke’de işleri bittikten sonra Fatımalar’ı (kızı Fatıma’tüz- Zehra, Hz. Ali’nin annesi Esed kızı Fatıma ve Zübeyr kızı Fatıma) da alıp Medine’ye doğru hareket etmesi de yer alıyordu.

[9] - Resulullah (s. a.a)’in Hz. Ali’ye söylediği; “Harun Musa’ya nasıldıysa, sen de bana öylesin” şeklindeki hadise işarettir.

[10] - Resulullah (s. a.a)’in isimlerinden.

[11] - “Ali’den başka yiğit, Zülfikar’dan başka kılıç yoktur.” anlamındaki kudsi hadise işarettir.

[12] - Hayber Yahudilerinin pehlivanı.

[13] - Hz. Ali’nin; “Ey dünya! Beni aldatamazsın, git başkasını aldat” anlamındaki sözüne işarettir.

[14] - Maksat, Nehc’ul- Belağa’dır.

[15] - Sail=Dilenci. Müfessirlerin ittifakıyla Hz. Ali’nin hakkında nazil olan Mâide suresinin 55. ve 56. Ayetlerine işarettir. Bu ayetlerin meali şöyledir: “Sizin veliniz; ancak Allah, Resulü ve namazı dosdoğru kılan ve rüku halinde zekat veren müminlerdir. Kim, Allah’ı Resulünü ve (sözü edilen) müminleri veli edinirse, (işte o, Allah’ın hizbindendir ve) hiç şüphesiz galip gelecek olanlar, Allah’ın hizbidir.”

[16] - Nususu=Nasları, açık ifadeleri.

[17] - İnsanlar ve cinlerin İmam’ı.

[18] - İrşad, c. 1, s. 5. Fusul’ul- Muhimme, s. 30.

[19] - Emali-yi Tusi, s. 709.

[20] - Mean’il- Ahbar, s. 59-120.

[21] - Menakıb-i İbn-i Meğazili, s. 8.

[22] - Menakıb-i Harezmi,s. 8.

[23] - Harâic, c. 1, s. 139.

[24] - Nehc’ul- Belağa, h. 192.

[25] - Şuara/214.

[26] - Tarih-i Taberi, c. 2, s. 62.

[27] - İstîab, c. 3, s. 1090.

[28] - Şerh-i Nehc’ul- Belağa-i İbn-i Ebi’il- Hadid, c. 14, s. 76.

[29] - Tarih-i Yakubi, c. 1, s. 355-356.

[30] - Tabakat-i İbn-i Sa’d, c. 1, s. 228.

[31] - Tarih-i Taberi, c. 2, s. 101.

[32] - Bakara/207

[33] - Şevahid’ut- Tenzil, c. 1, s. 123. Şerh-i Nehc’ul- Belağa-i İbn-i Ebi’l- Hadid, c. 13, s. 262.

[34] - Muruc’uz- Zeheb, c. 2, s. 295.

[35] - Kafi, c. 1, s. 461.

[36] - Fusul’ul- Muhimme, s. 53.

[37] - Zehair’ul- Ukba, s. 75.

[38] - Fusul’ul- Muhimme, s. 53.

[39] - Nehc’ul- Belağa, mektup: 64.

[40] - Şerh-i Nehc’ul- Belağa-i İbn-i Ebi’l- Hadid, c. 14, s. 250.

[41] - Yenabi’ul- Mevedde, s. 137.

[42] - Bkz. Menakıb-i İbn-i Meğazili, s. 180. Hasais’un- Nesai, s. 36. Saffet’us- Saffe, c. 1, s. 131. Sahih-i Muslim, c. 5, s. 23. Menakıb-i Harezmi, s. 60. Riyaz’un- Nazire, c. 3, s. 152.

[43] - Mâide/67.

[44] - Zehair’ul- Ukba, s. 67. Menakıb-i İbn-i Meğazili, s. 18.

[45] - Mâide/3. Menakıb-i İbn-i Meğazili, s. 19. Şevahid’ut- Tenzil, c. 1, s. 203.

[46] - İkd’ul- Ferid, c. 3, s. 273.

[47] - Tarih-i Taberi, c. 2, s. 443.

[48] - İsbat’ul- Vasiyye, s. 124.

[49] - Nakş-i Eimme der İhya-i Din, c. 14, s. 16-87.

[50] - El-İmame ve’s- Siyase, s. 18. Şerh-i Nehc’ul- Belağa-i İbn-i Ebi’l- Hadid, c. 2, s. 46.

[51] - Yenabi’ul- Mevedde, s. 70. el-Gadir, c. 8, s. 214.

 

[52] - Nehc’ul- Belağa,hutbe:3.

[53] - Tarih-i Yakubi, c. 2, s. 75-77.

[54] - Arapçada deveye Cemel diyorlar.

[55] - Tarih-i Yakubi, c. 2, s. 78-83.

[56] - El-Mi’yar’ul- Muvazine, s. 160.

[57] - Tarih-i Yakubi, c. 2, s. 87-88.

[58] - Yenabi’ul- Mevedde, s. 69.

[59] - Tarih-i Yakubi, c. 2, s. 88-93.

[60] - Nehc’ul- Belağa, hikmet:198.

[61] - Tarih-i Yakubi, c. 2, s. 93.

[62] - Mekatil’ut- Talibiyyin, s. 43-49.

[63] - Emali-yi Tusi, s. 365.

[64] - Yenabi’ul- Mevedde, s. 65.

[65] - Mekatil’ut- Talibiyyin, s. 54.

[66] - Tezkiret’ul- Havas, s. 57.

[67] - Zehair’ul- Ukba, s. 116.

[68] - Menakıb-i Harezmi, s. 287.

[69] - İrşad-ı Mufid, c. 2, s. 354.

[70] - Fusul’ul- Muhimme, s. 141.

[71] - Tezkiret’ul- Havas, s. 42. Menakıb-i İbn-i Meğazili,s. 222. Hasais-u Nesai, s. 78.

[72] - Menakıb-i İbn-i Meğazili, s. 92. Zehair’ul- Ukba, s. 63. Yenabi’ul- Mevedde, s. 185.

[73] - Kenz’ul- Ummal, c. 11, s. 625, h. 33045.

[74] - Şevahid’ut- Tenzil, c. 2, s. 471. Menakıb-i Harezmi, s. 62.

[75] - Şevahid’ut- Tenzil, c. 2, s. 147. Menakıb-i Harezmi, s. 235. Emali-yi Saduk, s. 271.

[76] - Menakıb-i Harezmi, s. 2 ve 235.

[77] - Menakıb-i Harezmi, s. 2. Emali-yi Saduk, s. 119.

[78] - Menakıb-i İbn-i Meğazili, s. 243. Yenabi’ul- Mevedde, s. 91, 125,284. Tarih-i Bağdat, c. 4, s. 410.

[79] - Yenabi’ul- Mevedde, s. 55.

[80] - 63- Müstedrek’us- Sahihayn, c. 3, s. 130. İstîab, c. 3, s. 1101.

[81] - 64- Yenabi’ul- Mevedde, s. 125.

[82] - 65- Sahih-i Muslim, c. 1, s. 120. İstîab, c. 3, s. 1100.

[83] - Zehair’ul- Ukba, s. 61. Hasais’un- Nesaî, s. 34. Menakıb-i Harezmî, s. 59. Menakıb-i İbn-i Meğazilî, s. 156.

[84] - Bkz. El-Gadir, c. 2, s. 218. Bihar’ul- Envar, c. 38, s. 348.

[85] - Şevahid’ut- Tenzil, c. 1, s. 170. Emali-yi Saduk, s. 195.

[86] - Tefsir-i Ebu’ul- Futuh, c. 10,s. 92. Şevahid’ut- Tenzil, c. 2, s. 223. Menakıb-i Harezmî, s. 221.

[87] - Zehair’ul- Ukba, s. 63. Menakıb-i Harezmî, s. 59. Mustedrek-u Ala’s- Sahihayn, c. 3, s. 133.

[88] - Menakıb-i İbn-i Meğazilî, s. 201. Menakıb-i Harezmî, s. 42. Riyaz’un- Nazire,c. 2, s. 138.

[89] - Tarih-i Taberi, c. 2, s. 217. İrşad-ı Mufid, c. 1, bölüm: 7. Yenabi’ul- Mevedde, s. 105

[90] - Mustedrek-u Ala’s- Sahihayn,c. 3, s. 124.

[91] - a.g.e. s. 125. Menakıb-i Harezmî,s. 56.

[92] - Menakıb-i Harezmî, s. 57.

[93] - Tarih-i Bağdat,c. 14, s. 321.

[94] - Menakıb-i İbn-i Meğazilî, s. 80.

[95] - Bkz. el-Gadir, c. 6, s. 61.

[96] - Yenabi’ul- Mevedde, s. 70.

[97] - Şevahid’ut- Tenzil, c. 1, s. 43.

[98] - Yenabi’ul- Mevedde, bab14, s. 69.

[99] - Hz. Ali Kimdir?, s. 236.(Fazlullah Kompani)

[100] - a.g.e. s. 238.

[101] - Zehair’ul- Ukba, s. 66. Menakıb-i İbn-i Meğazilî,s. 37.

[102] - Bkz. Bihar’ul- Envar, c. 38, s. 330. el-Gadir,c. 3, s. 112.

[103] - Nehc’ul- Belağa, mektup: 45.

[104] - Nehc’ul- Belağa, hutbe:33.

[105] - Nehc’ul- Belağa, hutbe: 159.

[106] - Şerh-i Nehc’ul- Belağa-i İbn-i Ebi’l- Hadid,c. 1, s. 27.

[107] - Hz. Ali Kimdir?, s. 231.

[108] - a.g.e. s. 230.

[109] - Bihar’ul- Envar, c. 41, s. 14.

[110] - Bihar’ul- Envar, c. 41, s. 54.

[111] - Bihar’ul Envar, c. 41, s. 55, hadis:55.

[112] - Bihar’ul- Envar, c. 41, s. 53.

[113] - Cami’ul- Ahbar, s. 162.

[114] - Bihar’ul- Envar, c. 41, s. 69.

[115] - Bihar’ul- Envar, c. 45, s. 138.

[116] - El- Mecla, s. 410.

[117] - Hz. Ali Kimdir?, s. 242.

[118] - Nehc’ul- Belağa, hutbe:318.

[119] - Hz. Ali Kimdir?, s. 244.

[120] - Bihar’ul- Envar, c. 41, s. 274.

[121] - Hz. Ali Kimdir?, s. 243.

[122] - Muntehe’l- A’mal.

[123] - Ğayet’ul- Meram, s. 509. Fezail’ul- Hamse, c. 1, s. 191.

[124] - Emali-yi Saduk, meclis: 91, hutbe: 2.

[125] - Şerh-i Nehc’ul- Belağa-i İbn-i Ebi’l- Hadid, c. 20,s. 316.

[126] - Müstedrek’ul- Vesail, c. 3, s. 202.

[127] - Feraid’us- Simtayn, c. 2, s. 68.

[128] - Bihar’ul- Envar, c. 41, s. 48, 49.

[129] - Menakıb-i Ali bin Ebu Talib, s. 129. ( M. İbn-i Meğazili)

[130] - Feraid’us- Simtayn, c. 1, s. 176.

[131] - Hz. Ali Kimdir?, s. 259

[132] - Nehc’ul- Belağa, Söz: 215.

[133] - Nehc’ul- Belağa-i İbn-i Ebi’l- Hadid,c. 1, s. 23.

[134] - Emali-yi Saduk, Meclis: 47, H. 14.

[135] - Bihar, c. 41, s. 148. Yenabi’ul- Mevedde, bab: 51, s. 150.

[136] - Bihar’ul- Envar, c. 40, s. 345.

[137] - Bihar’ul- Envar, c. 35, s. 8. Keşf’ul Ğumme, s. 19.

[138] - Kafi, c. 6, s. 19.

[139] - Ensab’ul- Eşraf, c. 2, s. 98, H. 27.

[140] - Bihar, c. 37, s. 303.

[141] - Nehc’ul- Balağa, hutbe:37.

[142] - Hilyet’ul- Evliya, c. 1, s. 84.

[143] - Menakıb, c. 2, s. 104. (Kasas/83)

[144] - Nehc’ul- Balağa, Mektup: 45.

[145] - Kafi, c. 5, s. 75.

[146] - Menakıb-i İbn-i Şehraşub, c2, s. 95.

[147] - Zorluklar görmüş ve tecrübeler kazanmış olduğu yüzünden okunuyordu.

[148] - Usd’ul- Ğabe, c. 4, s. 123.

[149] - Mehasin, c. 2, s. 207, H. 1618.

[150] - Hisal, s. 199.

[151] - Menakıb, c. 3, s. 110.

[152] - Menakıb-i İbn-i Meğazilî, s. 206. Menakıb-i Harezmî, s. 261.

[153] - Bihar’ul- Envar, c. 38, s. 199.

[154] - Hz. Ali Kimdir?, s. 252.

[155] - Nehc’ul- Belağa-i İbn-i Ebi’l- Hadid, c. 1, s. 12.

[156] - Hz. Ali Kimdir?, s. 246.

[157] - a.g.e.

[158] - a.g.e.

[159] - Bihar’ul- Envar, c. 39, s. 194.

[160] - Bihar’ul- Envar, c. 39, s. 198.

[161] - Bihar’ul- Envar, c. 39 s. 193.

[162] - Tuhaf’ul- Ukul, s. 239.

[163] - Tuhaf’ul- Ukul, s. 189.

[164] - El-Hayat, c. 2, s. 101.

[165] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih), s. 499.

[166] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 473.

[167] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 69.

[168] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih)s. 88.

[169] - Bihar’ul- Envar, c. 68, s. 120.

[170] - Gurer’ul- Hikem, Fasıl 85, Hadis: 219.

[171] - Gurer’ul- Hikem, Fasıl 8, Hadis 272.

[172] - Gurer’ul- Hikem, Fasıl 77, Hadis 547.

[173] - El-Hayat, c. 2, s. 337.

[174] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 430.

[175] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 487.

[176] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 191.

[177] - Tuhaf’ul- Ukul, s. 135.

[178] - Tuhaf’ul- Ukul, s. 159.

[179] - Tuhaf’ul- Ukul, s. 157.

[180] - Gurer’ul- Hikem, Fasıl 85, Hadis 40.

[181] - Tuhaf’ul- Ukul, s. 421.

[182] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 546.

[183] - Bihar’ul- Envar, c. 77, s. 418.

[184] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 83

[185] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 551.

[186] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 536.

[187] - Tuhaf’ul- Ukul, s. 189.

[188] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 535.

[189] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 555.

[190] - Bihar’ul- Envar, c. 78, s. 41.

[191] - Tuhaf’ul- Ukul, s. 181.

[192] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 383.

[193] - Usul’ul- Kafi, c. 2, s. 340.

[194] - Gurer’ul- Hikem, Fasıl 10, Hadis 44.

[195] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 489.

[196] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 495.

[197] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 482.

[198] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 470.

[199] - Nehc’ul- Belağa, (Suphi Salih) s. 434.

[200] - Gurer’ul- Hikem, Fasıl 18, Hadis 119.

[201] - Tuhaf’ul- Ukul, s. 183.

index