DOKUZUNCU BÖLÜM

İMAM MUSA B. CAFER EL-KAZIM (A.S)’IN GAYBİ HABERLERİ


İMAM KAZIM (A.S)’IN KISACA BİYOGRAFİSİ

Adı: Musa.

   Meşhur lakapları: Abd-u Salih, Kazım, Bab’ul-Hevaic.

Künyesi: Ebu’l-Hasan, Ebu İbrahim.

Baba ve anne adı: İmam Sadık (a.s), Hamide.

Doğum yeri ve tarihi: Hicretin 128. yılı Sefer ayının yedisinde, Pazar günü, Mekke ve Medine arasında bulunan “Ebva” köyünde dünyaya geldi.

İmamet süresi: Otuz beş yıl (148-183).

Döneminin gasıp halifeleri: Mensur Devaniki, Mehdi Abbasi, Hadi Abbasi ve Harun Reşid. İmametinin 23 yıl iki ay ve 17 günü Harun’un hükümeti döneminde geçmiştir.

Şahadet yeri ve tarihi: Hicretin 183. yılı, Recep ayının 25. günü, 55 yaşında iken Harun Reşid’in emriyle onun Bağdat’taki zindanında şahadete erişti.

Mezar-ı şerifi: Bağdat yakınlarındaki Kazimeyn beldesindedir.

İmam Kazım (a.s)’ın yaşam süreci iki döneme ayrılabilir:

1) İmamet öncesi dönem.

2) Nispeten uzun süren imamet dönemi.

İmam Kazım (a.s), zamanın tağutlarıyla sürekli büyük bir mücadele halindeydi. Basra ve Bağdat’ta birçok zindanlarda ömür geçirmiş, asla teslim olmamış ve aziz canını İslâm’a feda etmiştir.


 1-     ŞAHANE ELBİSE

İbn-i Senan şöyle diyor:

Bir gün Harun Reşit, ikram ve mükafatta bulunmak için, Ali b. Yaktin’e birtakım güzel elbiseler gönderdi. Onların arasında bir tane de çok şahane altın işlemeli bir elbise vardı. Ali b. Yaktin, o elbiseleri humus olarak ayırdığı mallar ile birlikte Hz. Musa b. Cafer (a.s)’a gönderdi. O hediyeler İmam (a.s)’ın huzuruna takdim edildiğinde Hazret bütün para ve hediyeleri kabul etti. Daha sonra ayrı bir şahıs ile o şahane elbiseyi, Ali b. Yaktin’e geri göndererek şöyle yazdı: “Bu elbiseyi iyi koru ve elden çıkarma. Zira bir gün ona ihtiyaç duyacaksın.”

Ali b. Yaktin, Hazretin o elbiseyi kabul etmemesi konusunda şüphe içinde kaldı ve O’nun geri çevirimle sebebini anlayamamıştı. Ama İmam’ın emrine uyarak o elbiseyi güzel bir şekilde muhafaza etti.

Birkaç günden sonra Ali b. Yaktin, kölelerinden birine kızarak onu hizmetten uzaklaştırdı. O köle de Ali b. Yaktin’in, İmam Musa (a.s)’a olan yakınlığını ve belli zamanlarda ona para ve hediyeler gönderdiğini biliyordu. Ali b. Yaktin’in bu tavrından çok rahatsız olan köle, fırsattan istifade ederek Harun Reşid’in yanına giderek kovculuk yapıp şöyle dedi: “Ali b. Yaktin, Musa b. Cafer’i İmam biliyor, her yıl malının humusunu ona gönderiyor ve filan gün halifenin kendisine hediye ettiği şahane altın işlemeli elbiseyi de ona göndermiştir.”

Harun bu sözden çok sinirlenerek şöyle dedi: “Bu konuda inceleme yapmam gerekir. Durum dediğin gibi olursa, O’nu öldürteceğim. Harun hemen Ali b. Yaktin’i çağırttı ve kendisine hediye ettiği elbiseyi ne yaptığını sordu. O da şöyle dedi: “Onu güzel koku sürerek özel bir sandığa bırakıp korumuşum; her gün sabah onu açıp teberrük için ona bakıyorum ve öpüp tekrar yerine bırakıyorum. Akşamleyin de aynı ameli yapıyorum.”

Harun o elbiseyi hemen getirmesini emretti. Ali b. Yaktin kölelerinden birine, elbisenin yerini tarif ederek onu sandıkla birlikte getirmesini istedi. Hizmetçi sandığı getirerek Harun’un önüne bıraktı. Harun sandığı açtığında, elbisenin güzel kokularla muattar olarak muhafaza edildiğini görünce, sinirleri yatıştı ve Ali b. Yaktin’e şöyle dedi: “Şimdi sandığı önceki yerine geri çevir ve çabuk yanıma gel. Ben, senin hakkında kovculuk yapanların sözlerini artık kabul etmeyeceğim.”

Sonra daha değerli hediyeler de Ali b. Yaktin’e verdi ve kovculuk yapan köleye de bin kırbaç vurulmasını emretti. Köleye beş yüz kırbaç vurduklarında, dayanamayarak öldü.[1]

2-     ABDESTTE İHTİLAF

Muhammed b. Fazl şöyle diyor:

Dostlarımız arasında, ayağa mesh edildiğinde parmak uçlarından ka’beyn’e (topuklara) doğru mu, yoksa ka’beyn’den parmak uçlarına doğru mu çekileceği konusunda ihtilaf çıkmıştı. Ali b. Yaktin bu konuda İmam’a bir mektup yazdı ve cevap talebinde bulundu. Hazret cevabında şöyle yazdı:

“Yazmış olduğun ihtilaftan haberdar oldum. Bu konuda şöyle yapmalısın: Üç defa ağzını ve burnunu yıka, üç defa da yüzünü yıka ve suyu yüzündeki kılların arasına ulaştır, ellerini parmak uçlarından dirseklere kadar yıka, başının tümünü meshet, kulağının iç ve dışlarını da meshet, ayaklarını ka’beyn’e kadar üç kez yıka ve bu emirden tecavüz etme!”.

Bu emir Ali b. Yaktin’e ulaşınca, Şia’nın abdest şekline tamamen ters düşen bu emre şaşırdı. Ama kendi kendine; “Mevlamın böyle bir şeye emretmesi, bir şeyi bildiğinden dolayıdır. O halde O’nun emrine göre amel etmem gerekir” dedi. O tarihten itibaren bu emre uygun ve Şia’nın aksine abdest almaya başladı.

Birisi Harun’un yanında kovculuk yaparak şöyle dedi: “O Rafizi’dir ve seninle muhaliftir.” Harun yakınlarından birine şöyle dedi: “Ali b. Yaktin hakkında defalarca bana bazı sözler söylemişler. Onun bizim yolumuza aykırı bir yol takındığını ve Rafizi mezhebine yönelik olduğunu demişler, fakat ben onda hiçbir hata görmemişim, onu defalarca sınamışım, ithamı kanıtlanacak bir şey onda görülmemiştir. Senden isteğim, benim tarafımdan olduğunu fark etmeyecek bir şekilde gizlice onu imtihana tabi tutmandır. Eğer benim imtihan ettiğimi anlarsa, korkar ve biz de hedefimize ulaşamayız.”

O şahıs şöyle dedi: “Şiiler abdest almada Sünnîlerle muhalefet ederler; bu konuda tembellik yaparak ayaklarını yıkamazlar. Eğer Ali b. Yaktin’i tanımak istiyorsan, abdest alırken onu izlemen yeterlidir.”

Harun bu fikri beğendi. Bu konuşmadan bir müddet geçtikten sonra Harun Ali b. Yaktin’i evinde bir iş ile görevlendirdi. Harun bir gün namaz vakti, duvarın arkasında saklanarak onu gözetim altına aldı. Ali b. Yaktin su isteyip, İmam (a.s)’ın buyurduğu (yukarıda zikredildiği) gibi abdest alıp ayaklarını yıkadı. Harun onun bu şekilde abdest aldığını görünce, elinde olmaksızın ortaya çıkarak; “Artık senin Rafizi olduğunu söyleyen herkes yalan söylüyor” dedi. Artık ondan sonra Harun ona karşı iyimser oldu.

Kısa bir zaman sonra İmam Musa b. Cafer (a.s)’dan Ali b. Yaktin’e şöyle bir mektup geldi:

“Bundan sonra Allah’ın buyurduğu gibi abdest al. Yani yüzünü, birinci defa farz, ikinci defa sünnet kastıyla yıka ve kollarını dirseklerden parmak uçlarına doğru sıvazla, baş ve ayaklarını da ellerinin ıslaklığı ile meshet. Zira bundan sonra sana korku yoktur ve rahatsın.”[2]

3-     FAHH[3] SAHİBİNİN ŞAHADET HABERİ

   Abdullah b. Cafer’in kölesi, Abdullah b. Mufazzal şöyle naklediyor:

Fahh şehidi Hüseyin b. Ali b. Hasan b. Hasan b. Ali (a.s), ayaklanıp Medine’yi ele geçirdiğinde, Musa b. Cafer (a.s)’ı kendisine biat etmeye davet etti. Hazret onun yanına giderek şöyle buyurdu: “Amca oğlu! Amcan oğlunun, İmam Sadık (a.s)’a tahmil ettiğini, sen de bana tahmil etme. Zira (açıklamasını) sevmediğim bir şey benden zuhur eder. Nitekim İmam Sadık (a.s)’dan da (açıklamasını) sevmediği bir şey zuhur etti…”

İmam (a.s) onunla vedalaşırken şöyle buyurdu: “Sen öldürüleceksin! O halde iyi savaş. Bu halk, imanlarını izhar eden dinsizlerdir; kalplerinde ise müşriktirler. İnna lillah ve inna ileyhi raciun. Siz akrabalarımın musibetinde Allah’tan ecir ve mükafat talep ediyorum.”

Daha sonra Hüseyin ayaklandı, o olaylar baş gösterdi ve O hazretin buyurduğu gibi hepsi öldürüldüler.[4]

4-                 İYİLİĞİN ÖMRÜ UZATMASI

Ebu Selt-i Herevi, İmam Rıza’dan naklediyor:

Hz. Musa b. Cafer (a.s), Ali b. Ebi Hamza’ya şöyle buyurdu: “Batıdan gelmiş olan biriyle karşılaşacaksın, benim hakkımda sana soru soracak. Sen de ki: “O, Hz. Sadık (a.s)’ın bize tanıttığı İmamdır.” Sana helal ve haramlardan sorduğunda da cevabını ver.”

“O adamın alameti nedir?” diye sorduğunda buyurdu ki: “Bünyesi güçlü, uzun boylu, ismi de Yakup b. Yezid’dir. O kendi kavminin büyüğü ve ileri gelenidir. Eğer beni görmek isterse, onu bana getir.”

Sonra Ali b. Ebi Hazma, o şahsı, İmamın buyurduğu şekilde gördü. Sonra şöyle diyor: “O benden, onu İmamın yanına götürmemi rica etti, ben de onu İmam (a.s)’ın yanına götürdüm. Hazret onu görünce şöyle buyurdu:

“Ey Yakup b. Yezid! Dün geldin ve filan yerde kardeşinle aranızda bir husumet oluştu ve birbirinize küfrettiniz. Bu (hareketler) benim ve babalarımın dininden değildir. Biz kimseye böyle bir şey yapmayı emretmeyiz. Çok yakında ölüm aranıza ayrılık salacak, kardeşin bu seferde yakınlarına ulaşmadan ölecek ve sen de yaptıklarından pişman olacaksın… Senin ömrün daha kısa idi, ama filan konakta halana bir iyilik yaptığından dolayı Allah Teala yirmi yıl ömrünü artırdı.”

Ali b. Ebi Hamza diyor: “Bir yıl sonra o adamı Mekke’de gördüm. Kardeşinin akraba ve yakınlarına yetişmeden öldüğünü ve yolda defnettiklerini söyledi.”[5]

5-     İSHAK B. AMMAR’IN ÖLÜM HABERİ

İshak b. Ammar’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:

İmam Kazım (a.s)’ın bir kişiye ölüm haberi verdiğini duydum. Kendi kendime: “Acaba İmam, Şiası olan bu adamın ne zaman öleceğini biliyor mu?!” diye düşünüyordum. Bir an İmam (a.s)’ın gazaplı biri gibi bana baktığını gördüm ve buyurdular:

“Ey İshak! Ruşeyd-i Hicri[6] mustazaflardan olduğu hâlde, ölüm ve belalar ilmine sahipti. İmamın böyle ilimlere sahip olması daha uygundur. Ey İshak! Ne istiyorsan yap. Zira senin ömrün de tamam olmuştur. Sen iki yıldan fazla yaşamayacaksın, kardeşlerin ve ailen senden sonra dağılacaklar, birbirlerine hıyanet edecekler, düşmanlar ise onlara dokunacaklar.”[7]

6-    İMAM (A.S) VE ŞAKİK

Hoşnam b. Hatem-i Esem babalarından şöyle nakletti:

Şakik-i Belhi şöyle dedi: Hicretin 149. yılında hacca gidiyordum. Kadisiye’de konakladık. Cemaatın çokluğunu ve onların güzelliğini seyrederken güzel yüzlü, esmer, zayıf, elbiselerinin üzerine yünlü bir giysi giymiş, kendine bir parça bez sarmış, naleyn giymiş ve yalnız oturan bir genç gördüm. Kendi kendime: “Bu genç sofulardandır, bu yolculukta halka yük olmak istiyor. Andolsun Allah’a gidip onu kınayacağım” dedim.

Ona doğru gittiğimi görünce buyurdu: “Ey Şakik!.” Sonra şu ayeti okudu: “Zandan çokça sakının; çünkü zannın bir kısmı günahtır.”[8]

Daha sonra beni bırakıp gitti. Kendi kendime; “Bu ilginç bir olaydır, o benim niyetimden haber verdi, beni adımla çağırdı, o mutlaka salih bir kuldur. O halde ona yetişmem ve rızasını elde etmem gerekir” deyip süratle peşine düştüm ama ona yetişemedim ve gözümden kayboldu.

Mekke yolunda “Vakıa” denilen yere yetiştiğimizde o gencin namaza durduğunu, bedeninin titrediğini ve gözlerinden yaşlar aktığını gördüm. “Bu, o gencin kendisidir, ona doğru gidip rızayetini elde etmeliyim” dedim.

Namazını bitirene kadar bekledim, ona doğru gittiğimi görünce buyurdu: “Ey Şakik! Şu ayeti oku: “Ben tövbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi affediciyim.”[9]

Sonra yine beni bırakıp gitti. Dedim ki, bu genç Allah’ın yeryüzündeki velilerindendir. İki defa benim niyetimden haber verdi. “Zubale” denilen yere yetiştiğimizde, o genci elindeki bir meşkle (su kabıyla) kuyu başında durup su almak istediğini gördüm. Ama meşk elinden kuyuya düştü. Yüzünü göğe doğru kaldırıp şöyle dedi:

“Allah’ım susadığımda ve suya muhtaç olduğumda kanacağım sensin; aç olduğumda azığım sensin. İlahi bu meşkten başka bir şeyim yoktur, onu benden alma.”

 Şakik diyor: “Vallahi kuyunun suyu yukarı doğru çıktı ve o elini uzatarak meşki alıp doldurdu, abdest aldı ve dört rekat namaz kıldı. Sonra da bir kum tepesine doğru gitti. O kumlardan biraz götürüp meşke döktü ve onu silkti. Yanına gidip selam verdim. Selamın cevabını verdi. Dedim ki: “Allah’ın size bağışının fazlasından bana da ver.”

Buyurdu: “Ey Şakik! Allah’ın zahiri ve batıni nimetleri daima bizim için vardır. Allah’a karşı iyimser ol.”

Daha sonra meşkini bana verdi, ben de ondan yedim, kavut ve şeker olduğunu gördüm. Vallahi ondan daha tatlı ve güzel kokulu bir şey yememiştim; hem yemekten, hem de sudan doydum. Ondan sonra kaç gün yemek ve suya isteğim olmadı. Artık onu Mekke’ye kadar görmedim. Onu Mekke’de tekrar görünce yakınımdaki arkadaşlardan onun kim olduğunu sordum. Cevabımda; “O, Musa b. Cafer’dir” dediler.

Dedim ki: Ben bu acayip şeylerin başkasından görülebileceğinden hayret ediyordum.[10]

7-     SAHİBİNİN RAZI OLMADIĞI MALIN GERİ ÇEVİRİLMESİ

Şuayb şöyle rivayet ediyor:

Musa b. Cafer (a.s)’a iki yüz dinar gönderdim. Bunun elli dinarını kızımdan rızası olmadan almıştım. Bu para İmam (a.s)’ın eline geçince, elli dinarını ayırarak geri gönderiyor ve köleme de şöyle buyuruyor: “Bunları geri götür. Zira sahibinin bunlara ihtiyacı vardır.”[11]

8-     ALLAH’IN KÖTÜ ADAMIN HAKKINDAN GELMESİ

Ahmed b. Ömer-i Hallal şöyle diyor:

Ahres’in, İmam Musa b. Cafer (a.s)’a hakarette bulunduğunu duydum. Bir bıçak satın alıp kendi kendime; “Vallahi mescitten dışarı çıkar çıkmaz onu öldüreceğim” dedim. Birden İmam (a.s)’ın şu içerikte bir mektubu bana ulaştı:

“Benim hakkım hatırına Ahres’ten el çek. Zira, Allah onun hakkından gelir ve O bana yeter.”

Ahres birkaç günden fazla yaşamayarak öldü.[12]

9-     ALİ B. MUSA (A.S)’IN ŞAHADET HABERİ

Ali b. Abdullah diyor:

Musa b. Cafer (a.s)’ın evlatları, O’nun etrafında toplanmışlardı. Gençliğinin ilk yıllarında olan İmam Rıza (a.s) oradan geçiyordu. Hazret O’nu görünce buyurdular:

“Bu oğlum gurbet elde ölecek; kim O’nu, imamet ve velayetine inanarak bilinç üzere ziyaret ederse, Bedir şehitleri gibi olur (onların aldıkları mükafatı alır).”[13]

10-                        MUFAZZAL’IN ÖLÜM HABERİ

İsa b. Süleyman’dan şöyle dediği naklediliyor:

İmam Musa b. Cafer (a.s)’a; “Fedan olayım, dostunuz Mufazzal b. Ömer hasta idi, keşke onun hakkında dua etseydiniz” dedim.

Buyurdu: “Allah Mufazzal’a rahmet etsin, o rahatladı.”

Ben arkadaşların yanına giderek; “Vallahi Mufazzal ölmüştür” dedim.

Daha sonra Kufe’ye gittim. O Hazretin haberinden üç gün önce ölmüş olduğunu öğrendim.[14]

11-                        ŞEYTANI KENDİNDEN UZAKLAŞTIR

Ebu Halid-i Zubali naklediyor:

İmam Musa b. Cafer (a.s)’ı ilk defa Mehdi Abbasi’nin yanına götürdüklerinde Zubale denilen yerde konakladı. Ben İmam (a.s)’la konuşurken benim üzgün olduğumu gördü. Bunun sebebini sorduğunda, arzettim ki: “Neden üzgün olmayayım, oysa sizi bu serkeş ve kibirli adamın yanına götürüyorlar ve ne olacağını da bilemiyorum.”

İmam (a.s) şöyle buyurdular: “Benim için korku yoktur. Filan ayın filan günü, ilk milin (mesafenin tayini için bırakılan nişane) yanına gel görüşelim.”

Ondan sonra ben artık gün ve ay saymaktan başka bir düşüncem yoktu. O gün yetişince, buluşma yerine varıp gün batımına kadar bekledim. O Hazretten bir haber olmayınca, şeytan vesvese etmeğe başladı; neredeyse O Hazretin sözünde şüpheye düşecektim. Aniden Irak tarafından bir kafile karartısı göründü. Ona doğru gittim, O hazretin, deve sürüsü önünde bir katıra binmiş olduğunu gördüm. Sonra Hazret buyurdu: “Şüphe etme; şeytanı kendinden uzaklaştır. Sen şüpheye kapıldın.”

Arzettim: “Hamdolsun Allah’a ki, sizi onların elinden kurtardı.”

Buyurdular: “Yine onların damına düşeceğim, ondan sonra artık kurtuluş yoktur.”[15]

12-                        İMAM KAZIM (A.S)’A KARŞI SUİKAST

Abdullah, babasından naklen şöyle diyor:

Harun Reşit, İmam Musa b. Cafer (a.s)’a sinirlendi. Eline bir kılıç alıp, İmam (a.s)’ı cezalandırmak için O’nu çağırttı. Elçi İmam (a.s)’a şöyle dedi: “Ey Eba Muhammed! Allah sana rahmet etsin, cezalanmaya hazırlan.”

İmam (a.s) cevabında şöyle buyurdu: “Dünya ve ahiretin sahibi benimle değil midir?! Allah’ın izniyle bugün bana asla bir zarar veremeyecek.”

 Sonra şöyle diyor: İmam Kazım’ı Harun Raşid’in yanına götürdüler. Harun, İmamın ihtiramı için yerinden kalkarak O’nunla görüştü ve “Merhaba ey amca oğlu, ey kardeş ve nimetimin varisi!” dedi. Sonra İmam (a.s)’ı kendi yerine oturtarak; “Esans kutusunu getirin” dedi. Sonra onu açıp kendi eliyle İmam (a.s)’a sürdü. Daha sonra iki kese dinar ve hediyeler getirmelerini emretti ve onları İmam (a.s)’ın evine gönderdi.

Fazl dedi ki: “Ey müminlerin emiri! O’nu cezalandırmak istiyordun, ikramda mı bulundun?!..”

Harun şöyle dedi: “Sen onu getirmeye gittiğinde, bir takım savaş aletleriyle sarayı çevreleyen bir grup gördüm. Onlar şöyle diyorlardı: “Eğer Allah Resulünün oğluna zarar verecek olursan, sarayını yere geçiririz, ama ona iyi davranırsan, seni kendi haline bırakıp geri döneriz.”

Sonra şöyle diyor: Hazretten; “Ne dedin de, Harun’un şerrinden uzak kaldın?” diye sordum.

Buyurdular ki: “Ceddim Ali b. Ebi Talib (a.s)’ın duasını okudum.”

Sonra duayı zikretti.[16]

13-                        ŞAHADETİNDEN HABER VERMESİ

Amr b. Vakıd şöyle diyor:

Harun, Musa b. Cafer (a.s)’ dan görülen faziletleri, Şiilerin O’nu İmam olarak kabul etmelerini ve gece gündüz gizlice O’nun yanına gidip gelmelerini duyunca gönlü daraldı, kendisini ve saltanatını tehlikede gördü. Bundan dolayı O Hazreti zehirlemeği düşündü. Sonuçta bir miktar hurma istedi ve ondan birkaç tane yedi. Yirmi tane de bir tabağa koyarak onlardan zehirli bir ip geçirip hepsini zehirledi. Sonra hizmetçisine şöyle dedi:

“Bu tabağı Musa b. Cafer’e götür ve de ki: Müminlerin emiri bu hurmalardan yedi, çok sevmesine rağmen sizi kendisine tercih edip bunları kendi eliyle seçerek size gönderdi ve sizi kendi hakkına yemin verdirip bunların hepsini meyletmenizi istedi.”

Harun şunu da sözüne ekledi: “Ondan bir şeyi bırakmasına veya bir başkasına ikram etmesine izin verme.”

Hizmetçi hurmaları İmam (a.s)’ın yanına götürerek Harun’un mesajını iletti. İmam (a.s) bir kürdan istedi ve sonra hurmaları alıp yemeğe başladı. Bu sırada Harun’un, altın ve mücevherlerle süslü ve çok sevdiği köpeği gelerek Hazretin karşısında durdu. Hazret zehirli bir hurmayı kürdanla götürüp köpeğin önüne attı. Köpek de hurmayı yer yemez yere düşüp havlamağa başladı. Zehrin şiddetiyle içi parçalandı. İmam (a.s) sonra hurmaların geri kalanını yedi ve hizmetçi tabağı Harun’a geri götürdü.

Harun “Hepsini yedi mi?” diye sorunca, hizmetçi; “Evet” dedi.

Harun: “O’nu ne halde gördün?” dedi.

Hizmetçi: “Onda anormal bir durum görmedim” dedi.

Harun, köpeğin bedeninin parçalandığı haberini alınca, çok mustarip oldu ve bu olayı çok büyük telakki ederek hizmetçiyi izhar etti. Sonra bir kılıçla deri bir sofranın da getirilmesini emretti. Hizmetçiye: “Ya zehirli hurma olayını söyle veya ölüme hazır ol” dedi.

Hizmetçi cevaben şöyle dedi: “Ey müminlerin emiri! Hurmayı Musa b. Cafer’in yanına götürdüm, selamınızı ilettim ve karşısında durdum. O bir kürdan istedi, ben de O’na verdim. O kürdanı hurmalara tek tek saplayarak yiyordu. O sırada köpek içeri girdi ve Musa b. Cafer (a.s) de kürdanı bir hurmaya saplayarak köpeğin önüne attı ve geri kalan hurmaları da kendisi yedi. İşte olay bundan ibarettir.”

Harun dedi: “Musa b. Cafer’den bir yarar görmediğimiz gibi, hurmaları, zehiri ve köpeğimizi de elden verdik. Ona hiçbir hile kar etmiyor.”

Bu olaydan sonra İmam Kazım (a.s), vefatına üç gün kala vekili Musayyib’i istedi ve buyurdu:

“Bu gece atam Resulullah (s.a.a)’in şehrine gideceğim. Babamdan bana geçen imametlik ahdini oğlum Ali Rıza’ya teslim etmeğe ve onu yerime geçirmeye ve gerekli şeyleri ona söylemeğe gidiyorum.”

Musayyib arzetti: “Kapıları nasıl açıp kapatmamı emrediyorsunuz, oysa zindanın kapılarını benimle birlikte bekçiler koruyor?”

İmam (a.s) buyurdu: “Ey Musayyib! Senin, Allah ve bizim hakkımızdaki inancın zayıflamış mı?”

“Hayır serverim!” diye cevap verince buyurdu: “Öyleyse sakin ol.”

Allah’ın beni güçlü kılması için duasını istedim; o da dua etti. Sonra buyurdu:

“Ben Asif’in okuduğu “İsm-i A’zam” duasını okuyacağım. O, nasıl o dua ile Belkıs’in tahtını bir anda Hz. Süleyman’ın yanında hazır ettiyse, Allah da beni Medine’de oğlum Ali (Rıza) ile bir araya getirecektir.”

 Musayyib diyor: O Hazret kalkarak bir dua okudu, derken namaz yerinde olmadığını gördüm. Bir müddet sonra döndü ve zinciri kendi eliyle ayağına geçirdi. Ben de yakinimi artıran bu nimete karşı şükretmek için secdeye kapandım.

İmam (a.s) buyurdu: “Ey Musayyib! Kalk ve bil ki, ben üçüncü gün dünyadan ayrılacağım.”

Ben ağlayınca buyurdular: “Ağlama, benden sonra oğlum Ali (a.s) sizin İmamınızdır. Onun velayetine sarıl; onunla olduğun müddetçe asla sapmazsın.”

Ben de “Allah’a şükürler olsun” dedim. Üçüncü günün gecesi beni tekrar istedi ve buyurdu:

“Söylediğim gibi ben dünyadan ayrılacağım, bir şerbet isteyip içtiğimde, bedenimin şiştiğini, karnımın büyüdüğünü ve rengimin değiştiğini görür görmez, o tağuta (Harun’a) haber ver. Bende bu haleti gördüğünde, sakın kimseye bir şey söyleme, ama vefat ettikten sonra söyleyebilirsin.”

Musayyib diyor: Ben beklemeğe başladım. İmam şerbet istedi, sonra da beni çağırdı ve buyurdu:

“Ey Musayyib! Bu aşağılık adam (Sindi b. Şahik) bana gusül verip, kefenleyeceğini zannediyor, ama bu kesinlikle ameli olmayacak. Beni, Kureyş mezarlığına götürecekler. Beni toprağa verin; kabrin üzeri dört açık parmaktan yüksek olmasın ve kabrimin toprağından teberrük için almayın. Zira bizden her hangi birimizin kabrinin toprağını yemek, ceddim Hüseyin (a.s) hariç haramdır. Ama O’nun türbeti Şia ve dostlarımız için şifa kılınmıştır.”

Daha sonra İmam (a.s)’a çok benzer bir şahısın O hazretin yanında durduğunu gördüm. Ben İmam Rıza’yı çocukluğunda görmüştüm, O’ndan sormak istediğimde İmam: “Musayyib! Ben seni nehy etmedim mi?” diye seslendi.

O Hazret dünyadan göçünceye kadar sabrettim ve yanımdaki şahıs da kayboldu. O zaman Harun’a haber verdim. Sindi b. Şahik ile geldiler. Vallahi kendi gözlerimle gördüm ki onlar İmam’a gusül verdiklerini zannediyorlardı. Oysa elleri O Hazretin bedenine yetişmiyordu; O’na kafur sürdüklerini ve O’nu kefenlediklerini zannediyorlardı. Halbuki O’na bir iş yapmadıklarını görüyordum. O şahsı (İmam Rıza’yı) gördüm ki, O’na gusül veriyor, hanut (kafur dökme) ve kefenleme işlerini yerine getiriyor ve onlara yardım ediyor gibi görünüyordu, ama onlar onu tanımıyorlardı. Bu işten kurtulduktan sonra bana şöyle buyurdu:

“Ey Musayyib! Eğer O’nun hakkında şüphe ettiysen benim hakkımda şüphe etme. Ben babamdan sonra senin İmamın ve Allah’ın yeryüzündeki halifesi ve hüccetiyim. Ey Musayyib! Benim durumum Hz. Yusuf’un durumu gibidir ve bunlar da O hazretin kardeşleri gibidirler ki, onun karşısına geldiklerinde o hazret onları tanıdı ama onlar onu tanıyamadılar.”

 Daha sonra İmam’ın cenazesini götürüp Kureyş kabristanlığında defnettiler ve kabri, buyurduğundan fazla yükseltmediler. Ama sonradan kabri yükseltip üzerinde kubbe yaptılar.[17]

14-                        HZ. MEHDİ (A.S)’DAN HABER

Yunis b. Abdurrahman şöyle diyor:

Hz. Musa b. Cafer (a.s)’dan; “Kâim siz misiniz?” diye sorduğumda şöyle buyurdular:

“Ben de hak üzere kıyam edenim, fakat yeryüzünü zulümle dolduktan sonra adalet ile dolduracak olan Kâim benim beşinci göbekten olan oğlumdur. Onun, canından korktuğundan dolayı uzun bir gaybeti olacak, bu dönemde bazı gruplar dinden çıkacaklar, bazıları da payidar kalacaklar.”

Daha sonra buyurdu:

“Ne mutlu bizim Şiilerimize. Onlar Kâim’in gaybeti döneminde bizim velayetimize sarılırlar, dostlukta ve düşmanlarımızdan yüz çevirmekte sabit kalırlar. Onlar bizdendirler ve biz de onlardanız. Onlar bizim imametimize razıdırlar ve biz de onların şiiliğine. O halde ne mutlu onlara. Allah’a andolsun ki, onlar kıyamet günü bizimle birlikte aynı derecede olacaklar.”[18]

 


[1] - İrşad-ı Müfid, s. 569; Keşf’ul-Ğumme, Erbili, c. 2, s. 224; Fusul’ul-Mühimme, Sebbağ, s. 136

[2] - İrşad-ı Müfid, c. 571; Keşf’ul-Ğumme, Erbili, c. 2 s. 225

[3] - Fahh; Mekke’nin bir fersah uzaklığında ve batı kesiminde olan bir vadi ve mahallenin ismidir. İşte orada Hüseyin b. Ali (Fahh sahibi) Abbasi hükümeti aleyhine ayaklanıp yarenleriyle şahadete erişmişlerdir. O, Kerbela vakıasından bir asır geçtikten sonra kendi kanıyla Şia aleminde derin bir etki bırakan İslam alimlerinin seyitlerinden biridir. (M.)

[4] - İsbat’ul-Hudat, c. 5, s. 540

[5] - İsbat’ul-Hudat, c. 5, s. 540

[6] - Ruşeyd-i Hicri, İmam Ali (a.s)’ın yarenlerinden biri idi. Ruşeyd, herkesin ölümü ve başına gelecek musibetleri biliyordu. Bu rivayet, Mes’udi’nin “İsbat’ul-Vasiyyet”inde, s. 367’de nakledilmiştir.

[7] - İsbat’ul-Vasiyye, Mes’udi, s. 367

[8] - Hucurat: 12

[9] - Tâhâ: 82

[10] - Keşf’ul-Ğumme, Erbili, c. 2, s. 213

[11] - İsbat’ul-Hudat, c. 5, s. 569

[12] - İsbat’ul-Hudat, c. 5, s. 546

[13] - İsbat’ul-Hudat, c. 5, s. 550

[14] - Rical-i Keşşî, s. 329, h. 579

[15] - İsbat’ul-Hudat, c. 5, s. 502

[16] - İsbat’ul-Hudat, c. 5, s. 510

[17] - İsbat’ul-Hudat, c. 5, s. 514

[18] - Kemal’ud-Din ve Temam’un-Nimet, c. 1, s. 361, h. 5

index